Kar Nasıl Oluşur?

Kar Nasıl Oluşur?

Kar nasıl oluşur?

Kar, bulutlan oluşturan minicik su tanelerinin çok soğuk hava ile karşılaşması sonucu, çok ince buz parçalarına dönüşmesidir. Bu, o kadar çabuk olmuştur ki, su tanesi yağmur olamadan kara dönüşmüştür. Aslında kış mevsiminde bulutlar hemen her zaman, havadan da hafif olan minik buz parçacıkları içerirler. Ama kar yağması için belli etkenlerin bir araya gelmesi gerekir. Bu etkenler, düşük ısı ve hava akımlarıdır, işte bu ortam, buz parçacıklarının birleşerek kar seklinde yağmasına yol açar.


Devamını okuyun...>>

Genleri Değişmiş Gıdalar

Genleri Değişmiş Gıdalar

Genleri Değişmiş Gıdalar Bütün Dünyayı Korkutuyor


Genetik değişime uğramış tarım ürünleri bütün dünyada tartışılıyor. Türkiye'de ise yıllardır tüketilen bu ürünler için yasal düzenlemeler eksik ve kamuoyunda bu ürünlerin nerelerde kullanıldığı, özellikleri ve riskleri yeteri kadar bilinmiyor
Şu sıralarda Global Wind isimli bir gemi Brezilya'dan yüklediği 30 bin ton soya ile Türkiye'ye doğru yaklaşıyor. Soyaların farkı "transgenetik" olması. Yani bilinen soyadan farklı olarak zararlı otlara karşı daha dayanıklılık gibi özellikler için genlerinin değiştirilmiş olması. Tıpkı Türkiye'nin her yıl ithal ettiği yüzbinlerce ton soya, mısır, kanola ve benzeri ürün gibi...
Peki bu ürünler ne yapılıyor? Öncelikle yılda 15 milyon tonluk hayvan yemi açığının önemli bir bölümü bu ürünlerle karşılanıyor. Bunun dışında yine ABD'den ithal edilen genetik olarak değiştirilmiş mısırlarla Türkiye'de üretilen "nişasta bazlı şeker" glukoz ve fruktoz şurubu olarak gazlı içeceklerden, tatlı şerbetine kadar pek çok alanda kapış kapış gidiyor. Ve ithal edilen bu tarım ürünleri için henüz bir standart ya da denetim sözkonusu değil. Bu konuda tam anlamıyla bir yetki karmaşası yaşanıyor ve yasal eksiklikler de cabası. İthal edilen tarım ürünleri ancak şikayet varsa denetleniyor.
Üstelik bu ürünlerin "transgenetik" olup olmadığını ölçebilecek laboratuvarların sayısı da son derece sınırlı. Ve bir de ülkede genetik ürünler konusunda bir politika da olmadığı için Türkiye sınırlarından gelip geçen milyonlarca tonluk gıda maddesini seyretmekle yetiniyor. Aslına bakılırsa bu bütün dünyada benzer biçimde yaşanan bir problem. 90'lı yılların başından beri baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojiye karşı, ne yasalar ne de yasal denetim organları hazırlıklı değil. Ve daha önemlisi genetik teknolojisinin insan hayatına soktuğu gelişmelerin ne sosyolojisi ne de felsefesi yapılıyor.

Transgenetik Tarım
Genleriyle oynanmış ürünler genel olarak GM yani Genetik Modifikasyonlu ürünler olarak adlandırılıyor. Yapılan iş basit biçimde bu organizmalara başka organizmaların genlerinin kesilip yapıştırılması. Amaç bitkilerin zararlılara, hastalıklara karşı direncinin artırılması. Bunun dışında soğuk, susuzluk, güneş gibi dış faktörlere dirençli hale getirilmesi. Faydalar da bu noktada açığa çıkıyor. GM tohumlar kullanılarak yapılan üretimde maliyet hızla düşüyor, kısa sürede verimli ürün alınıyor, ilaç kullanımı azalıyor ve standart yükseliyor.

Bunun dışında tarım ürünlerinin raf ömrünü artırmak ya da patateslerin daha az yağla kızartılmasını sağlamak, çileklerin daha kırmızı olmasını sağlamak gibi amaçlarla da GM ürünler geliştiriliyor. Gen teknolojisi henüz çok az sayıda hücrede başarılı olabildiği için sınırlı sayıda üründe, şimdilik mısır, soya, pamuk ve kanola gibi bitkilerde ve kimi kümes hayvanlarında ticari olarak kullanılıyor.

Riskleri de var


Ancak bütün bu faydalarına rağmen doğal olmayan, bir anlamda "kimyaları bozulmuş" GM ürünlerin insan metabolizmasında nelere yol açabileceğini kestirmek şimdilik pek mümkün değil. Bu kuşku bütün dünya tarafından paylaşılıyor. Ağır bir açlığın pençesinde kıvranan Zimbabwe'de hükümetin ABD'nin "transgenetik tohumla üretilmiş tahıl" yardımı önerisini kesin bir dille reddetmesinin ardında da bu kuşku yatıyor.

Risklerin başında antibiyotik direnç sağlayan genlerin insanları etkileme olasılığı, aktarılan genin yarattığ alerji, zehirlenme gibi olasılıklar var. Örneğin Brezilya kestanesi genleri ile soyada büyük bir ürün artışı sağlandı. Ancak kestanenin alerjik özellikleri soya fasulyesine de geçti. Benzer biçimde 1989 yılında GM ürünlerle beslenen hayvanların etleri yüzünden 37 kişinin ölmesi, yüzlerce kişinin ağır biçimde hastalanması kuşkuları artırdı. Araştırmalardan sonra bu ölümlerin doğrudan GM ürününden değil besi yerindeki kirlilikten kaynaklandığı da savunuldu, ancak kuşkular tam olarak giderilemedi. Yine böceklere karşı direncini artırmak için böcek öldürücü bir protein olan Lektin eklenmiş GM ürünü Pusztai patateslerinin yol açtığı hayvan zehirlenmeleri de "üzerinde gözlem yapılması gereken bir vaka" olarak kuşkulu olaylar arasındaki yerini aldı.

Çevre Ne Olacak?
GM tarım ürünleri konusundaki en büyük kuşku ise bu tarlaların çevreyi nasıl etkileyeceği sorusuna net bir yanıt verilememesinden kaynaklanıyor. Bu güne kadar yapılan araştırmalarda ciddi bir etki gözlenmedi. Ancak araştırmalar, ekilen geniş alanların çok küçük bir bölümünü kapsıyor. Oysa sadece ABD ve Kanada'da 80 ayrı GM ürünü, milyonlarca hektarlık araziye yayılmış durumda. Bilimadamları en önemli riski GM olan ve olmayan ürünlerin birbirini etkilemesinde görüyor.
Bir tarlada yetiştirilen GM ürünlerinin yakınlarda yer alan tarlalardaki ürünlerin yapısını da etkilemesi mümkün. Örneğin yabani bitkilere ya da böceklere karşı dirençli olması için genleriyle oynanmış patatesler patatesle ilişkili olmayan başka yabani otlarla etkileşime girerek bu otların direncini artırabilir. Bunlar dışında henüz ticari olarak kullanılmasa da çiftçilerin sadece tohum üreten şirketlerden alışveriş yapmasını sağlamak için tohumların filizlenmesini önleyen "yok edici genler" bitkilerle etkileşim halinde tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Artemis Karaali transgenetik ürünler için dünyada da belirgin bir politika olmadığını söylüyor. Karaali dünyadan farklı olarak Türkiye'de kamuoyunun bu ürünler karşısında yeterli bilgi sahibi olmamasına ve konunun yeteri kadar tartışılmamasına dikkat çekiyor.
Karaali "Şu anda yapılan toksikolojik çalışmalarda net olumsuz bir etki öne süremiyor. Ancak insanlar uzun vadeli birtakım şeyler bekliyorlar, onun için korkuyorlar" diyor. Geçen hafta piyasaya çıkan ve biyoteknolojinin risklerini sorgulayan Gattaca adlı kitabın 23 yaşındaki yazarı Emrullah Gökhan bir genetik mühendisliği öğrencisi olarak benzer sakıncalara dikkat çekiyor. Gökhan gelecekte genetiğe yatırım yapmayan hükümetlerin önemli sıkıntılarla karşı karşıya kalacağını hatırlatırken "Türkiye'de bu konuda herhangi bir çalışma yapılmıyor. Oysa dünyada yüzlerce Türk öğrenci ve bilimadamı bu konuda önemli çalışmalar yapıyor, ancak kimse ilgilenmiyor" diyor.

Genetiği Değiştirilmiş Ürünlerin Zararları

Genetik Mühendislik ürünleri teknolojisi, yaşayan organizmaların genetik ana yapısını değiştirmeyi ve elde edilen yeni ürünleri kar amaçlı olarak satmayı hedefleyen bir çalışma koludur.Bu teknoloji bazı milletler arası “yaşam bilimi” firmaları tarafından sürdürülmektedir.

Bu firmalar çalışmalarının dünyadaki açlığı azaltacağını,hastalıkları tedavi edeceğini,insan sağlığını olumlu etkileyeceğini, tarımda sürekliliğin sağlanabileceğini iddia etmektedirler.Oysa, gerçekte yapılan çalışmalara bakıldığında esas amacın dünyadaki tohum, gıda, tıbbi ürünler, lifli besinler sektörlerini kontrol altına almak ve monopol oluşturmak olduğu görülmektedir.

Genetik Mühendisliği devrim yapan yeni bir teknolojidir. Bu mühendislik dalı halen gelişme açamasındadır. Sözkonusu teknoloji o kadar güçlüdür ki sadece türler arasındaki değil insanlar, hayvanlar ve bitkiler arasındaki genetik koruma duvarlarını dahi yıkabilir. Çeşitli virüsleri, antibiyotiğe dirençli genleri, bakterileri vektör, işaretleyici ve promoter olarak kullanarak genetik kodları kalıcı olarak değiştirir ve daha sonra genleri değiştirilmiş organizmalar bu genetik değişimleri kendilerinden sonraki nesillere kalıtım yoluyla aktarırlar.

Dünya üzerindeki bütün genetik mühendisleri genetik malzemeye ilaveler yapmak, yeniden düzenlemek, düzeltmek, programlamak gibi işlerler meşgul olmaktadırlar. Bitki, balık ve bazı hayvanların kromozomlarına hayvan genleri ve hatta insan genleri enjekte edilerek hayal edilemeyecek transgenic (farklı canlıların genleri arasında yapılan transferlerden) yaşam biçimleri elde etmektedirler.Tarihte boyunca ilk defa uluslarası bioteknoloji şirketleri yaşamın mimarları ve sahibi konumu durumuna gelmişlerdir.

Kanuni kısıtlamalar ve kurallar, isimlendirme şartları veya bilimsel protokollar çok az olduğu için bio mühendisler yüzlerce yeni ‘’Franken foods’’ (yapay, farklı türler arası birleştirilmiş genlerden oluşan besinler) ve tahıl türleri yetiştirmeye başladılar. Bunlar gerçekten insana ve çevreye zarar verici niteliktedir ve ayrıca dünyadaki milyarlarca çiftçi ve köylü içinde negatif sosyo ekonomik etkileri vardır.

Gün geçtikçe artan sayıda bilim adamı kullanılan gen ayırma teknolojilerinin tam gelişmemiş, yanlış ve sonuçlarının öngörülemediğini söyleyerek ikazda bulunmaktadır. Ancak, ABD nin liderliğindeki bio teknoloji taraftarı hükümetler ve düzenleyici kurumlar tüm Genetik Mühendiliği ürünü yiyeceklerin geleneksel yiyeceklerle aynı olduğunu ve özel bir şekilde etiketlenmesine veya pazarlama öncesi bir zararı olup olmadığının anlaşılabilmesi için bir teste tabi tutulmalarına gerek olmadığını söylemektedir. Yeni cesur dünyanın üretip kabul ettiği bu yapay yiyecekleri korkutucudur.

Şu anda ABD’de dört düzineden fazla genetiği değiştirilmiş besin ve tahıllar oldukça yaygın olarak satılmaktadır. 70 milyon acre (1acre=4046.9 m2) tarım alanı üzerinde genetiği değiştirilmiş ürünler alanı ekili durumdadır. Buna ilaveten bir firmanın ürettiği Bovine Büyüme Hormonu (rBGH) düzenli olarak 500.000 süt ineğine enjekte edilmektedir.

Süpermarketlerde ki işlemden geçmiş besinlerin çoğunda genetik katkı maddeleri vardır ve testlerde bunu doğrulamaktadır. Buna ek olarak düzinelerle genetiği değişmiş tarım ürünü geliştirilmektedir ve bunlarda kısa bir zaman sonra piyasaya sürülmüş olacaklardır. Gelecek 5-10 yıl içinde ABD’ deki besin ve lifli gıdaların tamamının genetiği değiştirilmiş olacaktır. Bunların arasında soya fasulyesi, mısır, patates, canola yağı, pamuk tohumu yağı, papaya, domates ve süt ürünleri sayılabilir.

Besin ve lifli ürünlere uygulanan genetik mühendisliğinin sonuçları belirsiz olduğu kadar hayvanlar, insanlar, çevre ve organik tarımın geleceği için tehlikelidirde. İngiliz moleküler bilimci Dr.Michael Antoniu’nun belirttiğine göre gen ayrıştırılması beklenmedik bir şekilde toksik maddelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toksik maddeler özellikle genetik mühendisliğin uygulandığı bakteriler, mayalar, bitki ve hayvanlarda görülmektedir. Ancak, büyük bir sağlık sorunu ortaya çıkana kadar bu sorun pek dikkati çekmeyecektir.

Bu besin maddelerinin zararları :
Toksinler ve Zehirler

Genetik mühendisliği uygulanmış ürünler potansiyel olarak toksik olup insan sağlığını tehdit edici bir konumdadır. 1989 yılında L-tryptophan isimli çok bilinen bir maddenin genetik mühendisliği uygulanmış bir türü 37 Amerikalı’nın ölümüne ve 5000 kişininde sakatlanıp ölümcül ve ızdıraplı bir kan hastalığına yakalanmasına (eosinophilia myalgia syndrome ‘’EMS’’) sebep olmuştur.

Japonya’nın üçüncü büyük kimyasal şirketi olan Showa-Denko ilk defa 1988-89 yıllarında serbestçe satılan bileşimde genetik mühendisliği uygulanmış bakteriler kullanmıştır. Düşünülen odur ki DNA nakli işlemi sırrasında bakteriler bir şekilde kirlenmiş ve de bu insanların hastalanmasına neden olmuştur. Bu yüzden Showa Denko şirketi ilaçdan zarar görüp EMS hastağına yakalanan kişilere 2 milyar dolar tazminat ödemiştir.

1999 yılında İngiliz basını Rowett Enstitüsün’den bilim adamı Dr.Arpad Pusztai’nin yaptığı detaylı araştırma genetiği değiştirilmiş patateslerin de zararlarını ortaya koymuştur.

Laboratuar testlerinde snowdrop çiçeğinin (kar damlası çiçeği, Avrupa’da yetişir ve daha kar kalkmadan çiçek açar) DNA sı ile bilinen bir viral promoter olan Cauliflower Mosaic Virus (CaMv) kullanılarak genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin memeliler için zehirli olduğu tesbit edilmiştir. Kimyasal kompozisyonu normal patateslerden oldukça farklı olan bu patatesler farelerin hayati önemi olan organlarına ve bağışıklık sistemlerine zarar vermiştir. En tehlikelisi ise farelerin midelerinin iç yüzeyinde son derece ciddi bir viral enfeksiyon ortaya çıkmıştır ki bunun da nedeninin CaMv denilen viral promoter olduğu kesindir ve de bu madde bütün genetik mühendisliğinin yarattığı ürünlerde kullanılmaktadır.

Dünyada her geçen gün artan sayıda bilim adamı genetik manipülasyonun besinlerde doğal olarak bulunan bitki toksinlerinin seviyesini arttıracağını veya yeni toksinler yaratacağı konusunda ikazlarda bulunmaktadırlar.

Bütün bunlara rağmen yeterli denetim olmadığı için tüketiciler kobay olarak kullanılmak durumundadırlar.

Artan kanser riski

1994 yılında FDA, bir firmanın Büyüme Hormonu satmasını ve süt veren ineklere bu hormonun enjekte edilmesini bilim adamlarının tüm itirazlarına rağmen onaylamıştır. Bu ineklerin sütünden elde edilen besinleri tüketen insanlarda göğüs, prostat ve kolon kanserine yakalanma riski oldukça fazladır.

1998 yılında Kanada’da hükümetin görevlendirdiği bilim adamları farelerde yaptıkları deneylerde prostat kanseri ve tiroid kistleri olasılıklarına rastlamışlardır. Sonuç olarak 1999 yılı başlarında Kanada hükümeti süt veren ineklerde bu hormonun kullanılmasını yasaklamıştır.

Yiyecek allerjileri

Yiyecek allerjisi olan kişiler de (ki Amerikalı çocukların %8 inde bu sorun vardır) semptomlar hafif huzursuzluktan ani ölüme kadar değişkenlik gösterir. Dolayısıyla bu kişiler günlük besin maddelerine eklenen yabancı proteinlerden zarar görebilirler, çünkü söz konusu proteinler insanlar tarafından şimdiye kadar hiç tüketilmemişlerdir. Gelecekte olası bir kamu sağlığı felaketini önleyebilmek için pazarlama aşamasından önce hayvanlarda ve gönüllü insanlarda uzun dönemli testler yapılması gereklidir.

Ayrıca, bu besin maddelerinin etiketlerine gerekli uyarıların yazılması da besin allerjisi olan kişileri korumak açısından şarttır.

Ne yazık ki FDA veya dünyadaki diğer kontrol mekanizmaları pazarlama öncesi hayvan ve insanlarda testler yapılmasını rutin olarak talep etmemektedirler. İngiliz bilim adamı Dr.Mae-Wan Ho’nın belirttiği gibi genetiği değiştirilmiş besinlerin allerji yapma potansiyelini kestirebilmek mümkün değildir, çünkü allerjik reaksiyonlar kişinin allergenle temasından ancak bir müddet sonra ortaya çıkmaktadır.

Besinlerin kalitesi ve beslenmeye verilen zarar

1999 yılında Dr.Marc Lappe’nin Journal of Medicinal food dergisinde yayınlanan makalesinde genetiği değiştirilmiş soya fasulyesinde insanları kalp hastalıkları ve kansere karşı korumakta yararlı phytoestrogen bileşimlerinin geleneksel soya fasulyelerine göre daha az olduğu belirtilmiştir.

Antibiyotik Direnci

Gen mühendisleri bir bitki veya mikroba yabancı bir gen ilave ettikleri zaman onu başka bir gene bağlarlar ve bu da antibiyotik direnç simgesi (antibiotic resistance marker-ARM) olarak isimlendirilir. Bu sayede ilk verilen genin ev sahibi organizmada başarılı bir şekilde kalıp kalmadığı tesbit edilir.

Bazı araştırmacılar bu ARM genlerinin beklenmedik bir şekilde hastalık yapan bakteriler veya mikroplarla birleşebileceği ikazını yapmakta ve geleneksel antibiyotiklerle tedavisi mümkün olamayacak hastalıkların ortaya çıkabileceğini belirtmektedirler. Örneğin salmonella’nın yeni tipleri,e-coli, kampilobakter bunlardan bazılarıdır. Avrupa Birliği yetkilileri bütün genetiği değişmiş ve ARM taşıyan besinlerin yasaklanmasını öngörmektedirler.

Toprakta ve Ürünlerde Daha Fazla Tarım İlacı Kalıntısı

Yapılan çalışmalarda genetiği değiştirilmiş ürünler yetiştiren Amerikalı çiftçilerin geleneksel tarım yapan çiftçilere göre daha fazla tarım ilacı kullandıkları tesbit edilmiştir, çünkü bu bitkiler tarım ilaclarına karşıda dirençlidir.

İlaca karşı dirençli olan bu bitkilerin özelliği tarım ilaçlarından zarar görmemeleridir. Dolayısıya çiftçiler bitkilerdeki haşeratı öldürmek için tarım ilaçlarını fazla miktarlarda kullanabilmekte ve bitkide bundan zarar görmemektedir:

Bio teknolojide lider olan şirketler aynı zamanda toksik tarım ilaçlarınıda üretip satmaktadırlar, dolayısıyla bu şirketler bitkileri özellikle genetik olarak ilaca karşı dirençli olarak dizayn etmekte ve böylece çiftçilere daha fazla tarım ilacı satma imkanı bulmaktadırlar:

Genetik Kirlilik

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin ekili olduğu alanlardan genetiği değiştirilmiş polenler rüzgar, yağmur, kuşlar, arılar ve polen taşıyıcı böcekler tarafından hem organik hem de normal tarımın yapıldığı alanlara taşınmakta ve buradaki ekinlerin DNA sını kirletmektedir.

Organik tarımla uğraşan çifçiler genetik kirliliğin kontrol edilemeyeceğini savunmakta ve bunların yaşayan canlılar oldukları için çoğalabileceklerini, göç edebileceklerini, mutasyona uğrayabileceklerini belirtmektedirler.

Faydalı Böceklerin ve Toprak verimliliğinin zarar görmesi

Bu yılın başlarında Cornell Üniversitesinden bazı araştırmacılar şaşırtıcı bir keşifte bulundular. Genetik olarak değiştirilmiş mısırların polenleri Monarch kelebeklerini zehirlenmesine sebep olmaktaydı. Araştırmalar bu tür ürünlerin yararlı böceklere ve topraktaki yararlı mikroorganizmalara belki de kuşlara bile zarar verdiğini tesbit etmiştir.

Yeni virüs ve bakterilerin yaratılması

Yıllar önce Michigan State Üniversitesinde yapılan deneyler bitkilerin genetiğini değiştirmenin ve onları virüslere karşı dirençli yapmanın söz konusu virüslerin mutasyonla daha etkin bir hale gelmesine yol açtığını belirlemiştir.

Sosyo ekonomik Zararlar

Genetiği değiştirilmiş yiyecekler ve bio teknoloji ürünü gıdaların kullanımı 12.000 yıldan beri devam edegelen geleneksel tarım üretimine sekte vurmakta, kullanılmakta olan Terminatör Teknolojisi gibi metodlar tohumların kısırlaşmasına sebep olmaktadır. Böylece dolaylı bir şekilde zorlanan çiftçiler çok daha pahalı olan genetik mühendisliği ürünü tohumları bir avuç global monopolden almak zorunda kalmaktadırlar.

Ms.Cummins makalesinden özet

Bilim adamları pirincin genomunu tamamladılar

Nature dergisinin haberine göre bilim adamları pirincin genetik haritasını belirlediler. Bilim adamları yaptıkları çalışmayla pirinç bitkisi hastalıklara karşı daha ve zararlı böceklere karşı daha dirençli olacak.

Araştırmacılar pirincin ömrünü bu şekilde arttırmakla ileriki 20 yıl içerisinde pirinç üretiminin 20% artacağını söylüyolar.

10 ülkeden toplanarak oluşturulan bilim admları topluluğu 400 milyon DNA biriminin nasıl düzenlendiğini orta çıkardılar. Birleşmiş milletlere göre pirinç dünya diyetsel enerji stoğunun yaklaşık %20’sini oluşturmaktadır. Buğday %19 ve mısır 5%’ni oluşturmaktadır.

Bu sayede gıdalar için önemli derecede kötü olan arpa tozu küfü ve ağaç gövdesi pası hastalıklarına karşı bir önlem alınabilecek. Bilim adamları mısır genomunu genetik haritası çıkarılmış diğer bitkilerle kıyaslamasını yapıp bazı sorun yaratan ortak genlerin neler olacaklarını belirleyebilecekler.

Güney Kore ilk köpek klonu açıkladı

Güney Kore’deki blim adamları ilk köpek kolonu ürettiklerine dair raporu Nature dergisinde bildirdiler. Yapılan kplonlardan biri doğduktan sonra ölmesine karşın Snuppy adındaki köpek 16 haftadır yaşıyor. Böylece Snuppy de diğer klolanmış canlılar ailesine katıldı.

Bilim adamları bu çalışmanın bazı ciddi insan hastalıklarını ele almada ve onları anlamada yardımcı olağanı düşünmektedirler. Çünkü köpeklerin çoğu hastalığı insan hastalıkları ile aynı nedenlerden kaynaklanmaktadır. O halde köpek klonu belli başlı hastalıkları tedavi etmede oldukça önemli bir değere sahiptir.

Bu köpek için gerekli hücre yaşlı ve dişi bir Afgan avcı köpeğinin kulağından alınmıştır. Bu kulak hücresinden alınan genetik meteryal boş bir yumurta hücresine nakledilmiştir. Daha sonra embriyo haline gelen Snuppy annesine yerleştirilmiştir. 60 günlük bir hamilelik süresinden sonra doğmuştur. Bir çok hayvan klonlanmış olmasına rağmen köpekler oldukça zor olmuştur. Yaklaşık 1000 embriyo 123 taşıyıcı anneye yerleştirilmiş ve bunun sonucunda başarıya ulaşılmıştır.

Gözün genetik yapısı çözüldü

Bilim adamla rı göz renginin anlaşılmasında yeni bir gelişme kaydettiler. 6 milyar baz arasından sadece birkaç bazın göz rengi değişiklilerinden sorumlu olduğu bulundu. Bu çalışma yaklaşık 4000 denekle yapıldı. Söz konusu genin polimorfolojik bir gen olduğu belirlendi. (Aynı lokusta birden fazla genin yer alması olayı)

Göz renginin genetik yapısı her zaman merak uyandırmaktaydı.

SNPs geni mutasyon sonucu oluşan genlerden biridir. DNA daki bu sonuçlar önemli bazı sonuçlar doğurabilmektedir. Bu gen OCA2 adlı bir genin komşusudur. Bu OCA2 geni bizim derimizin, saçımızın ve gözlerimizin rengini vermekle görevlidir. Bundaki herhangi bir mutasyon albinizm’e meydan vermektedir. OCA2 nin yanındaki bu genini çalışma durumuna ve miktarına göre göz rengi kahverengi, mavi, ya da yeşil oluyor. Eğer SNPs geni göz rengini belirleyen proteini çok üretirse bu göz rengi kahverengi oluyor. Yok eğer az miktarda protein üretilirse göz rengi mavi oluyor. Ara değerlerde bu renkler değişmektedir.


Devamını okuyun...>>

Doğada Gördüğümüz Canlı Çeşitleri

DOĞADA GÖRDÜĞÜMÜZ CANLI ÇEŞİTLERİ


Doğada milyonlarca canlı türü vardır. Bu canlıların bir bölümü karada bir bölümü deniz ve tatlı sularda yaşar. Canlılar dünyası bitkiler ve hayvanlar olmak üzere iki büyük gruptan meydana gelmiştir. İnsanlar çevresindeki canlı varlıklardan yararlanabilmek için onları incelemek ve araştırmak gereği duymuştur. Bu nedenle hayvanlar ve bitkiler dünyası insanlar için bir araştırma konusu olmuştur. Televizyonlarda izlediğimiz bazı belgesel filmler , hayvanlar ve bitkiler dünyasıyla ilgilidir.



HAYVANLAR
Çevremizde gördüğümüz canlıların en büyük grubunu hayvanlar oluşturur. Hayvanların yaşadığı ortamlar ve dış görünüşleri birbirinden farklı bile olsa hücre yapıları aynıdır. Koyun , keçi , kedi , köpek , at , eşek gibi hayvanlar çiftliklerde yetiştirilebilen ve yaşantımızda yararlandığımız hayvanlardandır. Bunların dışında ayrıca kurt , aslan , çakal , kaplan , tilki gibi ormanlarda yaşayan hayvanlar da vardır. Hayvanlar besinlerini hazır olarak alır. Beslenme şekillerine göre hayvanlar otla , etle ya da hem ot hem etle beslenen hayvanlar olmak üzere gruplandırılabilir. Hayvanların yaşam ortamları da birbirinden farklıdır. Kara ve su hayvanların yaşam ortamlarıdır. Ancak bazı hayvanlar hem karada hem de suda yaşayabilir.



BİTKİLER
Canlılar dünyasının ikinci büyük grubunu bitkiler oluşturur. Bitkilerin bir bölümü karada bir bölümü ise suda yaşar. Karada yaşayan bitkilere çeşitli ağaçları ( çam , köknar , ladin , kavak gibi ) örnek verebiliriz.

Nilüfer , su yosunu , kamışlar da suda yaşayan bitkilere örnektir. Bitkilerin çoğu besinlerini kendisi yapar. Hayvanlar gibi hazır olarak almazlar. Evlerimizde saksılarda yetiştirilen sardunya , begonya , menekşe gibi çeşitli süs bitkiler de vardır.



CANLILARI GRUPLANDIRALIM


Önceki dersimizde çevremizdeki canlı varlıkları incelemiş ve canlı varlıkların insanlar için bir merak konusu olduğunu öğrenmiştik. Çeşitli ortamlarda yaşayan canlı varlıklar arasında bazı benzerlikler olduğu gibi farklılıklar da vardır. Canlıların çok ve çeşitli oluşu , bilim adamlarının onları incelemesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle canlı varlıkları daha iyi inceleyebilmek ve onlar hakkında ayrıntılı bilgiler edinebilmek için bu varlıkların benzer özelliklerine göre kümelere ayrılması gereği ortala çıkmıştır. Canlıların benzer özelliklerine göre kümelere ayrılmasına “ gruplandırma ” adı verilir. Canlıların gruplandırılması onların incelenmesini kolaylaştırır. İlk yapılan gruplandırma canlıların dış görünüşlerine bakılarak yapılmıştır. Fakat daha sonraları bu gruplandırmanın doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Daha sonra yapılan gruplandırmalar canlıların dış görünüşlerine değil , aralarındaki akrabalık ilişkilerine göre yapılmıştır. Canlıların gruplandırılmasıyla ilgili çalışmalar yapan bilim dalına “ sistematik ” denir. Bu bilim dalına göre canlılar beş temel guruba ayrılır.





1. Bakteriler

2. Protistalar ( bir hücreli canlılar )

3. Mantarlar

4. Bitkiler

5. Hayvanlar



Bu gruplarda yer alan canlı varlıkların hiç birine benzemeyen virüsler ise ayrı bir grup olarak incelenir.

Bu canlı varlıklarla ilgili ayrıntılı bilgileri ünitemizin ilerleyen günlerinde alacağız.







VİRÜS , BAKTERİ , PROTİSTA ve MANTARLARLA TANIŞALIM

VİRÜSLER :


Virüsler bilinen en küçük canlıdır. Çok küçük oldukları için ancak elektron mikroskobu adı verilen özel bir mikroskopta görülebilir. Okullarda kullanılan mikroskoplarla görülmeleri mümkün değildir. Virüsler ancak canlı vücudunda yaşayabilirler. Girdikleri canlının hücrelerine yerleşerek burada çoğalırlar. Virüslerin en önemli özelliklerinden biri de pek çok hastalığa sebep olmasıdır. Virüsler sadece insanlarda değil pek çok canlıda hastalıklara neden olur. Virüsler insan , hayvan ve bitki hücrelerinde çoğalırlar. Kuduz , grip , suçiceği , kızamık , AIDS , şap gibi pek çok hastalığın sebebi virüslerdir.



BAKTERİLER :


Açıkta bırakılan sebze ve meyveler çürür. Et kokar , yoğurt ve süt ekşir. Ekmek küflenir. Bütün bu olaylar günlük yaşantımızda rastladığımız olaylardır. Zaman zaman yiyeceklerimizde gördüğümüz bu değişikliklerin nedeni gözle göremediğimiz küçük canlılardır. Bu canlılara bakteri adı verilir.

Bakteriler virüslere göre daha büyüktür. Bu nedenle mikroskopta kolaylıkla görülebilirler. Bakterilerin oldukça geniş bir yaşam alanı vardır. Toprakta , havada , suda , toprak altında , insan vücudunda yaşayabilir. Bakteriler değişik şekillerde olabilir. Örneğin bazı bakteriler çubuk , bazıları küre , bazıları kıvrımlı , bazıları ise virgüle benzeyen şekildedirler.

Faydalı bakteriler olduğu gibi zararlı bakteriler de vardır. Örneğin sütün mayalanıp yoğurt yada peynire dönüşmesi bakteriler sayesindedir. Aynı şekilde üzümden sirke oluşmasını da bakteriler sağlar. Toprakta yaşayan bazı bakteriler hayvan ve bitki artıklarının çürümesini sağlar. Bakterilerin bu yararlarının yanında zararlı bakteriler de vardır. İnsan vücudunda yaşayan bazı bakteriler zararlıdır. Kolera , tifüs , verem , tifo gibi hastalıklara bakteriler neden olur. Bakteriler besinlerin üzerine yerleşerek onların zamanla bozulmasına yol açar. Bu bozuk besinleri kullananlar zehirlenir. Hayatı tehlikeye girer.


PROTİSTALAR ( BİR HÜCRELİ CANLILAR )


Protistalar küçük su birikintileri , nemli topraklar , hayvanların vücut sıvıları gibi çok farklı ortamlarda yaşayabilen ve ancak mikroskopla görülebilen bir hücreli canlılardır. Bu canlıların tüm hayati olayları bir hücre içinde geçmektedir. Bu canlılar hem bitkisel hem de hayvansal özellikler taşır.

Terliksi hayvan , amip , öglena , çan hayvanı , algler protistalar grubundaki canlılara örnektir. Bu canlılar genelde kirli birikinti sularda yaşadıklarından , bu tür suları kullanmak sağlığımız açısından zararlıdır. Çünkü bu ortamlarda yaşayan canlılar birçok hastalıklara neden olmaktadır. Bir hücreli canlılar bölünerek çoğalır. Bir hücreli canlıların bir bölümü besinlerini kendileri yapar , bir bölümü ise bulundukları ortamdan hazır olarak alırlar.



Algler : Kök , gövde ve yaprağı bulunmayan bitkisel canlıdır.

Amip : Hayvansal canlıdır. Hareket eder.

Terliksi Hayvan : Hayvansal canlıdır. Titrek tüyleri sayesinde hareket eder

Öglena : Hem bitki hem de hayvan özelliği gösterir.



MANTARLAR


Daha önceki derslerimizde açıkta kalan besinlerin kokuştuğunu , nemli ortamlarda kalan meyvelerin çürüdüğünü öğrenmiştik. Ekmek , salça , zeytin ve reçel gibi besinlerin üzerinde zamanla beyazımsı bir tabaka oluşur. Besinlerimizin bu şekilde bozulup çürümesine yol açan küf mantarlarıdır. Küf mantarları tahıl , meyve ve sebzelerin üzerinde yaşar. Genelde nemli ve ılık ortamlarda bulunur.

İnsanlarda birçok hastalığa neden olan mantarlar da vardır. Bunların başlıcaları el ve ayaklarda kaşıntıya neden olur. Bundan dolayı başkalarına ait havlu , çamaşır vb. giysiler kullanılmamalıdır. Ayrıca tahıllarda ve asmalarda ( üzüm bitkisi ) türlü hastalıklar oluşturan mantarlarda vardır. Bu tip mantarlar bitkilere zarar verir gelişmesine engel olur. Tarım bitkilerine bulaşan bu mantarlar çeşitli zirai ( tarımsal ) ilaçlarla yok edilmeye çalışılır.

Bazı mantarların yararları da vardır. Örneğin peynir küfünden “ penisilin ” adı verilen bir tür ilaç yapılmaktadır.

Mantarlar kök , gövde ve yaprakları olmayan canlıdır. Klorofilleri bulunmadığı için fotosentez yapamazlar. Bu nedenle hazır besinlerle yaşamlarını sürdürürler. Bazen çürümüş bitki ve hayvan artıkları üzerinde , bazen de canlılar üzerinde parazit olarak yaşarlar.

Doğada özellikle ormanlık alanlarda değişik türde şapkalı mantarlara rastlamak mümkündür. Bu tür mantarların birçoğu zehirli olabilir. Bu nedenle bu tür mantarların besin maddesi olarak tüketilmesi son derece tehlikelidir. Şapkalı mantarların bir bölümü kültür mantarı olarak insanlar tarafından bahçelerde yetiştirilmektedir. Bunlar zehirli değildir. Besin madde olarak kullanılabilir.



BİTKİLERİ DAHA İYİ TANIYALIM
Çevremizde çok sayıda değişik bitkiler bulunur. Bu bitkilerin birbirine benzeyen yanları olduğu gibi farklı tarafları da vardır. Bitkileri bu özelliklerine göre gruplandırabiliriz. Bitkiler üreme biçimlerine göre çiçekli ve çiçeksiz bitkiler olmak üzere ikiye ayrılır.



ÇİÇEKSİZ BİTKİLERİ NERELERDE BULABİLİRİZ ?
Çevremizde yaşayan bitkilerin bir bölümü çiçeksizdir. Çiçek bitkilerin üreme organıdır. Çiçeksiz bitkilerde üreme organı ( çiçek ) bulunmaz. Bunlar tohumsuz bitkilerdir. Çiçek ve tohumu bulunmayan bitkilere çiçeksiz bitkiler adı verilir. Kara yosunları , su yosunları , eğrelti otu çiçeksiz bitkilere örnektir.



Su Yosunları :

Nemli ortamlarda , denizlerde ve tatlı sularda yaşar. Su yosunları hücrelerinde klorofil bulunur. Bu sayede kendi besinlerini kendileri yapar. Su yosunlarının kök , gövde ve yaprakları yoktur. Su yosunları genelde mavi , yeşil renkte olurlar.



Kara Yosunları :

Nemli topraklarda , taş aralıklarında , ağaç kabuklarında ve havuz kenarlarında yetişir. Kara yosunlarında gövde ve yapraklar bulunur. Gövdeleri incedir. Gövde üzerinde yeşil yapraklar bulunur. Kara yosunları bulundukları yüzeyi kadife gibi kaplar.



Eğrelti Otları :

Çiçeksiz bitkilerin en gelişmişidir. Eğrelti otlarında kök , gövde ve yapraklar bulunur. Eğrelti otları ormanlarda , ağaç diplerinde , nemli yerlerde ve dere kenarlarında yetişir. Boyları genelde 40 – 100 cm arasında değişir. Toprak üzerinde geniş ve yeşil renkli yaprakları vardır.



DOĞANIN SÜSÜ ÇİÇEKLİ BİTKİLER


Yeryüzünde birlerce bitki türü vardır. Bitkilerin en gelişmiş türü çiçekli bitkilerdir. Çiçekli bitkilerin en önemli ortak özelliği çiçek ve tohum oluşturmasıdır.



Çiçekli Bitkilerde Hangi Bölümler Var ?
Çiçekli bitkilerde ; kök , gövde , yaprak ve çiçek gibi bölümler vardır.



Kök :

Bitkinin toprak içindeki bölümüdür. Bitkiyi toprağa bağlar. Bitkiler besin yapabilmek için gerekli olan maddeleri kökleri yardımıyla topraktan alır. Bazı bitkilerde kök, besin biriktirme görevi de yapar.

Bitki köklerinin uçları yakından incelendiğinde incecik tüyler görülür. Bu tüyler bitkinin topraktan besin maddeleri almasını sağlar. Bitki kökleri görünüş olarak farklı biçimlerde olabilir. Başlıca bitki kökleri ; kazık kök , saçak kök ve depo kök alarak gruplandırılabilir.



Kazık Kök :

Köklerden biri çok gelişmiş ve uzamıştır. Ana köke bağlı diğer kökler ince ve zayıftır. Domates , biber , fasulye ve ağaçların kökleri kazık kök biçimindedir.



Saçak Kök :

Ana kök yerine yan kökler gelişmiştir. Bu yan kökler püskül biçimde toprağa yayılır. Çayırlarda yetişen otlar ,

buğday , arpa , mısır , soğan gibi bitkilerin kökleri saçak köktür.



Depo Kök :

Kimi bitkilerin kökleri besin biriktirir. Şeker pancarı , havuç , turp gibi bitkilerin kökleri depo köktür.



GÖVDE
Bitkilerin genellikle toprak üstünde gelişen bölümüdür. Gövde, bitkinin yaprak ve çiçek gibi organlarını taşır. Gövde , kök yardımıyla topraktan alınan su ve madensel maddeleri yapraklara iletir. Çevremizdeki bitkileri dikkatle incelediğimizde bitkilerin gövdelerinde bazı farklılıkların olduğunu görürüz.

Bazı bitkilerin gövdeleri ince ve zayıftır. Bu tür gövdelere “ otsu gövde ” adı verilir. Arpa , buğday gibi bitkiler ile sebzelerin gövdeleri otsu gövdedir.

Uzun ömürlü ağaçların gövdeleri sert ve kalındır. Çok dayanıklı olan bu gövdeleri “ odunsu gövde ” adı verilir. Odunsu gövdelerin dış yüzü bir kabukla kaplıdır. Elma , armut , kavak gibi ağaçlar odunsu gövdelidir.

Karpuz , kavun , kabak , salatalık gibi bitkilerin gövdeleri zayıf ve incedir. Bu tür bitkilerin gövdeleri , meyvelerini taşıyamadığı için yeryüzüne paralel olarak gelişir. Bu tür gövdelere “ sürünücü ” gövde adı verilir.

Sarmaşık , fasulye gibi bitkilerin gövdeleri çok uzun ve zayıftır. Bu bitkilerin gövdeleri yakınlarındaki bir ağaca yada duvara sarılarak yükselir. Bu tür gövdeleri “sarılıcı ” gövde adı verilir.

Patates ve yerelması gibi bitkilerde gövdenin bir bölümü toprak altındadır. Gövdenin bu bölümü besin depo eder. Böyle gövdelere depo gövde adı verilir.



YAPRAK
Bitkilerin gövde ve dallarına bağlı genellikle yeşil renkteki bölümlere “ yaprak ” adı verilir. Yapraklar gövde üzerinde sıralanmıştır. Genel olarak yaprak ; yaprak kını , yaprak sapı , yaprak ayası ve yaprak damarlarından oluşur. Yaprak sapı ile dala bağlanır. Yaprak hücrelerinde bulanan klorofil maddesi yaprağa yeşil rengi verir. Bitkilerde yaprağın ; solunum , terleme ve besin hazırlama gibi görevleri vardır. Yeşil bitkiler topraktan kökleri yardımıyla su ve madensel maddeler alır. Bu maddeler , havada bulunan karbondioksit gazı , güneş ışığı ve klorofil yardımıyla yapraklarda besine dönüşür. Bu olaya

“ fotosentez ” adı verilir.

Türlü yaprak biçimleri vardır. Bazı bitkilerin yaprakları ince şerit şeklinde , bazılarının ince ve uzun iğne şeklinde bazılarının ise geniştir. Yaprakların kenarları ayrıca düz ya da girinti çıkıntılı olabilir.



ÇİÇEK


Çiçekli bitkilerin üreme organı çiçektir. Çiçek ; çanak yaprak , taç yaprak , erkek organ ve dişi organ olmak üzere dört bölümden meydana gelir. Çanak yaprak genellikle yeşil renkte olup , çiçeği dış etkilere karşı korur. Taç yaprak değişik renk ve kokudadır. Yaydığı kokularda böcek ve arıları kendine çeker. Bu olay çiçekli bitkilerin üremesini kolaylaştırır.

Erkek organ başçık ve sap olmak üzere iki bölümden meydana gelmiştir. Başçık kısmında “ polen ” adı verilen çiçek tozları bulunur.

Dişi organ çiçeğin ortasında yer alır. Vazoya benzer. Dişi organ ; dişicik tepesi , dişicik borusu ve yumurtalık olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir. Yumurtalıkta ; dişi üreme hücresi , yumurta ve tohum taslağı bulunur.




BİTKİLERİN DOĞAYA SUNDUĞU TOHUM VE MEYVE


Bir çiçekte erken organda bulunan çiçek tozları ( polenler ) olgunlaştığı zaman çatlar ve çevreye yayılır. Polenler rüzgar , su , böcekler ve kuşlar sayesinde başka bir çiçeğin dişi organına taşınır. Bu olaya “ tozlaşma ” adı verilir.

Çiçekli bitkilerde üreme, yumurtalıktaki dişi üreme hücresinin polendeki erkek üreme hücresiyle birleşmesi sonucunda gerçekleşir. Polenlerde bulunan erkek üreme hücresi , dişicik borusundan aşağıya iner. Aşağı inen erkek üreme hücresi yumurtalıktaki dişi üreme hücresiyle birleşir. Bu olaya “ döllenme ” adı verilir. Döllenme sonunda tek bir hücre oluşur. Bu hücre bölünerek çoğalır ve tohumu meydana getirir. Tohumun içinde bitki taslağı ve besin bulunur. Döllenmeden sonra bitki taslağı gelişerek meyveyi oluşturur. Tohumlar meyvenin içinde bulunur. Tohum bir bitkinin neslinin devamını sağlar.



BİTKİLERİN İNSAN YAŞAMINDAKİ ÖNEMİ


İnsanlar bitkilerin kök , gövde , yaprak , çiçek , meyve ve tohumlarından yararlanır.

Buğday , arpa , yulaf , pirinç , mısır gibi bitkilere tahıl adı verilir. Bunlar insanlar için önemli bir besin kaynağıdır.

Nohut , bakla , mercimek , bezelye , fasulye gibi bitkilere baklagiller adı verilir. Bu bitkilerin tohumlarını besin olarak kullanırız.

Soğan , lahana , domates , biber , salatalık , gibi bitkilere sebze adı verilir. Patates , havuç , turp , yerelması gibi bitkilerin kök ve gövdelerinden besin maddesi olarak yararlanırız.

Elma , armut , incir , portakal , limon , şeftali , muz gibi bitkileri meyve olarak yeriz. Sanayide kullanılan bitkiler de vardır. Ayçiçeği , soya fasulyesi ve pamuk tohumlarından yağ elde edilir. Zeytinden de zeytinyağı elde edilmektedir.

Çay , kahve , ıhlamur , nane , kekik , tarçın , papatya gibi bitkilerin yaprak ve tohumları içecek olarak kullanılır.

Şekerpancarı ve şeker kamışından şeker elde edilir. Menekşe , lale , gül , papatya gibi süs bitkileri park ve bahçelerde yetiştirilir. Bu bitkiler çevremizin güzellik kaynağıdır.

Ayrıca çam , ceviz , meşe , gürgen , gibi pek çok odunsu gövdeli ağaçtan kereste elde edilir.



İKLİMİN ve YETİŞME ORTAMININ BİTKİLERE ETKİSİ


Bitkilerin büyüme , gelişme , çoğalma ve ürün verme gibi özellikleri iklim ile doğrudan ilgilidir. Bitkiler yaşadıkları ortama uyum sağlar. Bitkiler bulundukları ortamın nem , sıcaklık ve toprak yapısına uygun kök, gövde ve yaprak geliştirmişlerdir. Örneğin bir çöl bitkisi olan kaktüslerin ortamın aşırı sıcaklığından etkilenmemeleri için yaprakları küçülmüş ve gövdeleri su depo edecek şekilde değişikliğe uğramıştır.

İlkbaharda ağaç ve çiçekler büyümeye başlar. Tomurcuklar açar , yapraklar oluşur. Büyüyen ve gelişen bitki , yaz mevsimi boyunca tohum oluşturur. Ağaçların çoğu sonbaharda yapraklarını döker. Kışa girerken bitkilerde büyüme durur.

Yağış almayan yerlerde yetişen bitkilerin yaprakları iğne gibidir. Bu bitkilerin kökleri yeraltındaki suyu alabilmek için toprağın derinlerine iner. Gövdeleri dik yükselir. Su kaybını önlemek için gövdeleri kalın kabukla kaplıdır.

Yağışı bol olan nemli yerlerde ve su kenarlarında yetişen bitkilerin yaprakları geniştir. Bu bitkilerin çoğunluğu otsu gövdeli olur. Kökleri saçaklıdır.



HAYVANLARI DAHA İYİ TANIYALIM


HAYVANLARI NASIL GURUPLARIZ ?



Çevremizde yaşayan hayvanlar vücut yapılarına göre omurgalı hayvanlar ve omurgasız hayvanlar olmak üzere iki bölümü ayrılır. Omurgalı hayvanların vücutlarında kıkırdak doku ve kemiklerden oluşan iskelet sistemi vardır. Omurga iskeletin bir bölümüdür. İskeletin bütün bölümleri omurgaya bağlıdır.



OMURGASIZ HAYVANLARA ÖRNEKLER VERELİM


Omurgasız hayvanların kıkırdak ve kemiklerden oluşan iskeletleri yoktur. Bazı omurgasız hayvanların vücutlarında iskelet görevi gören değişik yapılar vardır. Örneğin yengeçlerde bulunan sert kabuk ve böceklerdeki kitin adı verilen örtü iskelet görevi yapar.

Omurgasız hayvanların bir bölümü karada bir bölümü suda yaşar. Karada yaşayan omurgasız hayvanların akciğerleri yoktur. Bu hayvanlar trake solunumu yada deri solunumu yaparlar. Suda yaşayan omurgasız hayvanlar ise solungaçlarıyla solunum yapar.

Omurgasız hayvanlar yumurta ile çoğalır. Çekirge , örümcek , kelebek , hamam böceği , sivrisinek çevremizde gördüğümüz omurgasız hayvanlardır. Ahtapot , yengeç , istakoz , midye , deniz kestanesi , denizyıldızı , sünger , denizanası ve mercanlar suda yaşayan omurgasız hayvanlara örnektir. İnsanların çevrelerinde sık karşılaştıkları omurgasız hayvanlar eklem bacaklılar ve solucanlardır.

Yengeç , istakoz , akrep , örümcek , kırkayak , arı , karınca ve kelebekler eklem bacaklılar olarak adlandırılır. Eklem bacaklı hayvanlar kanatları ve eklem bacaklarıyla hızlı biçimde hareket ederler. Eklem bacaklı hayvanlar yumurta ile çoğalır.

Eklem bacaklılardan karasinekler ve sivrisinekler insanlara pek çok hastalık bulaştırabilirler. Genelde pis ortamlarda bulunan ve çoğalan bu canlılardan karasinekler insanlara tifo , kolera ve dizanteri gibi hastalıkların mikroplarını taşır.

Sivrisinekler ise sıtma adı verilen bir hastalığı sebep olan mikropları insanlara bulaştırabilir.

Diğer bir eklem bacaklı hayvan olan arı insanlara faydalı bir hayvandır. Arıların ürettiği bir salgı olan bal önemli bir besin kaynağıdır.

Nemli yerlerde ve sularda yaşan solucanlar da sık karşılaştığımız omurgasız hayvanlardandır. Genelde toprak altında yaşayan toprak solucanı , toprak altındaki bitki ve hayvan artıklarıyla beslenir. İnsanlar için zararlı olan solucanlar da vardır. Bunlar insan vücudunda asalak olarak yaşar.



OMURGALI HAYVANLARA ÖRNEKLER VERELİM

Vücutlarında kemik ya da kıkırdaktan yapılmış omurgası bulunan hayvanlara omurgalı hayvanlar denir. Omurgalı hayvanlar ; balıklar , kurbağalar , sürüngenler , kuşlar ve memeliler olmak üzere beş guruba ayrılır.



BALIKLAR

Balıkların bir kısmı tatlı sularda ( göl ve nehir suları ) bir kısmı da tuzlu sularda ( deniz ve okyanuslarda ) yaşar. İzmarit , hamsi , istavrit , kalkan balığı , palamut , lüfer gibi balıklar tuzlu suda yaşayan balıklara örnektir. Yayın balığı , sazan ve alabalık ise tatlı sularda yaşayan balıklardır.

Balıkların vücutları pullarla örtülüdür. Solungaçları yardımıyla solunum yaparlar , solunumları sırasında suda bulunan oksijeni kullanırlar. Balıkların bir kısmı yumurta ile çoğalırken bir kısmı da canlı doğum yapar. Yüzgeçleri sayesinde suda hareket ederler.

KURBAĞALAR

Kurbağalar nehir ve göl kenarlarında yaşar. Kurak bölgelerde pek görülmezler. Kurbağaların derileri ince ve pulsuzdur. Ağızlarında diş bulunmaz. Uzun arka bacakları sayesinde suda rahatlıkla yüzer. Kurbağalar etçil hayvanlardır. Küçük böcekler ve tırtıl ile beslenirler. Yumurta ile çoğalırlar. Kurbağaların derilerinin yaşamaları için nemli olması gereklidir. Bu nedenle yaşantılarının bir bölümünü su kenarlarında bir bölümünü de suda geçirirler.

SÜRÜNGENLER

Omurgalı hayvanlardan olan sürüngenlerin başlıcaları ; yılan , kertenkele ve kaplumbağadır. Sıcak bölgelerde yaşayan timsahlar da sürüngen hayvanlardır. Timsahlar hem karada hem de suda yaşar. Yılanlar ve kaplumbağaların da hem karada hem suda yaşayan türleri vardır. Sürüngenlerin ayakları kısa ve yanlardadır. Yerde sürünerek hareket ettiklerinden bu hayvanlara sürüngen hayvanlar adı verilir. Sürüngenlerin vücutları sert pullarla kaplıdır. Yumurta ile çoğalırlar. Etçil ve otçul olanları vardır. Kış uykusuna yatarlar.



KUŞLAR

Kuşlar da omurgalı hayvanlardır. Kümes hayvanları da kuş türü içinde yer alır. Bunlar diğer kuşlar gibi uçamaz. Yeryüzünde değişik özellikte çok sayıda kuş vardır. Bülbül , kanarya , saka gibi kuşlar ötücü kuşlardır. Kartal , akbaba , şahin , başkuş gibi kuşlar yırtıcı kuşlardır. Kaz , ördek , martı , pelikan gibi kuşlar perde ayaklıdır. Deve kuşu hızlı koşabilen bir hayvandır. Horoz , tavuk , ördek , hindi evcilleşmiştir.

Kuşların vücutları tüylerle örtülüdür. Kuşların bir bölümü sonbahardan başlayarak sıcak ülkelere göç eder. Bütün kuşlar akciğer solunumu yapar. Kuşlarda hareketi kanatlar sağlar. Kuşlar yumurta ile çoğalır. Kuşlarda diş yoktur. Kuşların bazıları avladıkları hayvanların etleriyle bazıları da bitkisel besinlerle beslenir.



MEMELİLER

Yavrularını doğurarak dünyaya getiren ve onları sütle besleyen hayvanlara memeli hayvanlar denir. Koyun , inek , kedi , köpek , at , maymun , yarasa , balina , gibi hayvanlar memeli hayvanlardır.

Memeli hayvanların bir bölümü otla beslenir. Bu nedenle bu tip hayvanlara otçul hayvan denir. Geyik , maymun , deve , koyun , keçi , inek gibi hayvanlar otçul memelilerdir. Otla beslenen hayvanların çene yapıları ot koparmaya elverişlidir.

Et yiyerek beslenen memeli hayvanlara etobur memeliler denir. Çeneleri kuvvetli , dişleri uzun ve sivridir. Et yiyerek beslenen hayvanların büyük bir bölümü yabanidir. Kedi , köpek , aslan , kaplan , kurt ve çakal etle beslenen memeli hayvanlardır.

Kesici dişleri çok gelişmiş olan fare , sincap , tavşan , kunduz gibi hayvanlar kemirici memelilerdir. Kemirici memeliler bitkilerin kök ve gövdelerini kemirerek beslenir.

Yarasa uçabilen memeli hayvandır. Yarasaların işitme duyuları çok gelişmiştir. Mağaralarda yaşar. Böceklerle beslenir.

Yunus , balina ve fok suda yaşayan ve yüzen memeli hayvanlardır. Derilerinde kıl ve tüy yoktur.

Kelebek , kuş ve yarasalar karada yaşar. Kanatları vardır ve uçarlar. Buna rağmen kelebek ve yarasa kuşlar gurubunda değildir. Çünkü kelebek omurgasız hayvandır. Yarasalar ise canlı doğum yaptıklarından memeli hayvanlar gurubuna girer.



OMURGALILARIN YAŞADIĞI ORTAMLAR



KARADA YAŞAYAN HAYVANLAR

Köpek , at , yılanların bir bölümü , aslan , tavşan , inek , eşek , koyun , keçi , kurt , fil , kanguru , kaplumbağaların bir bölümü , kertenkele , deve geyik gibi hayvanlar ile ; serçe , leylek , atmaca , güvercin , karga gibi kuşlar karada yaşar.



SUDA YAŞAYAN HAYVANLAR

Suda yaşayan yüzlerce hayvan türü vardır. Bunların başında balıklar gelir. Balıklar deniz , göl ve akarsularda yaşar. Suda yaşayan memeli hayvanlar da vardır. Köpek balıkları , balinalar , yunus balıkları suda yaşayan memelilere örnektir.



HEM KARADA HEM SUDA YAŞAYAN HAYVANLAR

Bu hayvanlar yaşamlarının bir bölümünü karada bir bölümünü de suda geçirir. Su kaplumbağası , kurbağa , su yılanı , timsah , kaz , ördek , martı , pelikan , karabatak ve penguen hem suda hem de karada yaşayan hayvanlardır.



HAYVANLARIN İNSAN YAŞAMINDAKİ ÖNEMİ

Hayvanlardan besin ve giysi ham maddesi sağlanır. Kimi hayvanların gücünden yararlanılır. İnek, koyun ve keçinin sütünden yararlanırız. Tavuk , hindi , kaz ve ördeğin etinden ve yumurtasından yararlanırız. Uskumru , lüfer , palamut , hamsi , alabalık , sazan balığı gibi balıkların etinden yararlanırız. Arıların ürettiği bal da önemli bir besin kaynağıdır.

Beyaz ayı , tilki , sincap gibi hayvanların derilerinden kürk , manto ve ceket yapılır. Ancak yanlış avlanma nedeniyle bu hayvanların sayıları güç geçtikçe azalmaktadır. Sığır , yılan ve timsah derisinden ayakkabı , çanta ve kemer yapılır.

Hayvanların gücünden de yararlanırız. At , deve , katır , manda ve eşek gücünden yararlanılan hayvanlardandır. Bu hayvanlar yük taşımada ve tarım toprağını sürmede kullanılır.


Devamını okuyun...>>

Telefon Nasıl İcat Edildi?

Telefon Nasıl İcat Edildi?

Edinburg doğumlu Alexsander Graham Bell, Amerikan yurttaşlığına geçmişti ve sağır bir kıza aşıktı. Sağırlara nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Boston Üniversitesi'nde ses fizyolojisi profesörü iken sesleri mekanik olarak yeniden üretme fikri kafasını sürekli meşgul ediyordu.

Ses dalgaları, elektrik akımına dönüştürülebilirse, o zaman elektrik akımının da bir devrenin öteki ucunda yeniden sese dönüşürülebileceğini düşünüyordu. 1876 yılıydı. Bir gün sesi taşımak üzere tasarladığı bir araçla deney yaparken, pilin asiti pantolonuna döküldü. Asistanı Thomas Watson'dan, Watson'ın binanın başka bir tarafında olduğunu bilmeden yardım istedi.

Bundan sonra neler olduğunu laboratuvar notlarında şöyle anlatır: "Ağızlıktan şu tümceyi söylemiştim: 'Bay Watson, buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.' Şaşılacak bir şey, ama geldi ve söylediklerimi duyup anladığını söyledi. O'ndan sözlerimi yinelemisini istedim. Harfi harfine yineledi. Sonra yer değiştirdik Watson, kitabın birinden ağızlığa birkaç bölüm okurken alıcıdan dinledim. Çıkan seslerin alıcıdan geldiğine hiç kuşku yoktu. Duyulan ses yüksek, ama anlaşılmaz ve boğuktu. Ne söylendiğini çıkaramadım, ama rastgele bazı sözcükler çok açıktı; en sonunda da çok açık ve anlaşılır biçimde "Bay Bell, söylediklerimi anladınız mı" tümcesi duyuldu.

Bell, bir yıl sonra telefonun patentini aldı. Birkaç ay sonra Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanışının 100. yıl kutlamalarının en coşkulu günleriydi. Konuk Brezilya İmparatoru 2.Pedro, "Bu konuşuyor" diye haykırarak onu bütün dünyaya duyurdu.

Telefon bulunduğu sıralarda, Amerikalı bir belediye başkanı "Bir gün her kentte bir tane olacak" dediğinde cüretkar bir öngörü sayıldı. İngiltere’de de Postane Başmühendisi Sir William Preece, bir halk komitesinde, "Amerikalıların telefona ihtiyaçları var, ama bizim yok. Bizim elimizde bir yığın haberci çocuk var" dedi.

Arthur C. Clarke, yirminci yüzyılın sonlarından önce dünyadaki her köyde değil, her evde bir telefon olacağını daha o günden tahmin etmişti.

Thomas Edison, telefonu geliştirdi, gramofonun habercisi olan fonografı buldu. Joe Nickell, bu şeyin kolay kabul görmediğini şöyle anlatır: "1878'de, Fransız Bilimler Akademisi’nin üyeleri Du Moncel’in, Thomas Edison’un son buluşu ile ilgili olarak gerçekleştireceği bir gösteriye tanıklık etmek için toplanmışlardı. Toplantıya ünlü fizikçi Jean Bouilland da katılmıştı. Küçük, ilkel fonograf konuşmaya başladığı sırada (Du Moncel’in biraz önce söylediği sözleri yanlışsız yinelerken) 82 yaşındaki Bouilland, fizikçinin üzerine atılıp boğazına sarıldı.

"Seni sefil!" diye bağırdı."Bir vantroluğun hileleriyle bize aldatmak istemeye nasıl cüret edersin! "Bouilland, bir tek insanların konuşabildiğini, makinelerin konuşamayacağını "kavramış" biriydi!"

Maxwel’in konuyla ilgili makalesi aslında 1865 yılında yayınlanmıştı.

Maxwel'in Elektromanyetik Dalga Kuramı, büyük bir düşünsel başarıydı ama bazı İngiliz ve Avrupalı bilim adamlarının fazlaca ilgisini çekmemişti. Makalesinin yayınlanışından tam 23 yıl sonra 1887 yılında Alman fizikçi Heinrich Hertz (1857-1894), elektromanyetik dalgaların varlığını denel olarak kanıtladı.

Hertz, bunu başarabilmek için, dalgaları yayan bir verici ve bir alıcı yapmıştı. Böylelikle dalgaların iddia edildiği gibi hareket ettiklerini kanıtlayabilecekti; ama o zamanların iyi donanımlı laboratuvarlarının çoğunda bulunabilecek basit elektrikli teçhizatı kullanmıştı.

Hertz'in vericisi, aküyle çalışan bir endüksiyon bobiniydi; yani günümüz otomobillerinde bulunan ateşleme bobinine (kontakt) benzeyen ve ayarlanabilir bir kıvılcım boşluğu bulunan bir kıvılcım veya endüksiyon bobiniydi. Ayrıca vericinin üzerinde çift kutuplu anten olarak işlev gören iki tane düz metal plaka bulunuyordu.

Hertz'in alıcısı küçük bir boşlukla ayrılmış bir tel devreydi. Vericilerin boşluğundaki salınım yükü, Uzay'da ışıyan elektromanyetik dalgalar, alıcıya ulaşırken, telde bulunan sabit elektronların hareket etmesine ve devredeki boşlukta bir kıvılcımın oluşmasına neden oluyordu.

Sonuçta, Hertz'in laboratuvarında kıvılcımlı telsiz telgraf sistemi doğmuş oldu. Üzerinde yapılacak önemsiz değişikliklerle Hertz'in cihazı, kodlu mesajlar gönderebilecek bir biçime dönüştürülebilrdi. Ama ne var ki Hertz, iletişim teknolojisiyle ilgilenmiyordu.

Sonuçta o, Maxwell'in kuramsal çalışmasının önemli bir kısmını deneylerle doğrulayan bir bilim adamıydı. Hertz'in yaptığı deneyleri açıklayan popüler, çağdaş yorumlar, bu deneylerin olası pratik kullanımlarından söz ediliyordu; ama Hertz, araştırmasının bu yönüne ilişkin olarak hiçbir yorumda bulunmadı.

Bu sıralarda İngiltere’de Sir Oliver Lodge (1851-1940) da benzer çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmaların aksayan yanları bulunmasına karşın, Hertz, telsiz dalgalarının, telgrafın keşfinde ilk adımları yansıtır.

Hertz ve Lodge, verici ve alıcı cihazları belirli bilmsel ilkeleri kanıtlamak amacıyla yapmışlardı; ama yine de Lodge, Alman meslektaşına kıyasla, teknolojik sorunlarla daha fazla ilgileniyordu. Sözgelimi, elektrik dalgaları üzerine yaptığı araştırma, fırtınalı havalar sırasında yeterli koruma sağlayamayan yıldırımsavarların gelişkin hale getirilmesine yönelik bir araştırmadan türemişti.

Uygulamaya yönelik ilgisine ve elektromanyetik ışıma hakkındaki üstün bilgisine rağmen Lodge, telsiz telgraf düşüncesine ilk yönelenlerden birisi olamadı.

1892 yılında bir başka İngiliz fizikçi (tabi ki o da bir Sir), Sir William Crookes, popüler bir bilim dergisinde, Hertz'in keşfettiği dalgaların mucizelerini öven bir makale yazmıştı. Crookes'in kehanetlerine göre bu dalgalar, gelecekte hava koşullarının kontrol edilmesini, daha iyi ürünler yetiştirilmesini, aktarım telleri kullanmaksızın evlerin aydınlatılmasını sağlayacaktı; o sıralarda ise tellere, direklere, kablolara veya pahalı aletlere gerek duymayan bir telgraf sisteminin yaratılmasında kullanılabilirlerdi.

Tarihçi Hugh G.J.Aitken ise, 1892 yılının telsizle iletişimin gelişiminde bir sınır çizdiğine inanıyor. Önceleri, elektromanyetik dalgalar üzerine yapılan deneyler, Maxwell Kuramı'nı geçerli kılma amacını güdüyordu. Ama 1892 yılından sonra deney yapan kişiler, sinyal gönderme sistemlerine, yeni cihazların geliştirilmesine veya icat edilmesine ve bilimsel makaleler yerine, patent başvuruları gerektiren ticari gelişmelere yöneldiler.

Lodge, 1894 yılında İngiliz Bilim Geliştirme Derneği'nin yıllık toplantısında, icat ettiği vericiyi tanıttı. Yaklaşık 55 metrelik bir uzaklığa, mors alfabesiyle sinyaller gönderdi ve telsiz telgrafın sunacağı olanakları anlattı. O sıralarda Lodge, telsizle iletişim konusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyordu ve bu alandaki bilgisi oldukça fazlaydı.

Bunun yanısıra, bu konunun gelecekte çok büyük bir etkiye sahip olacak yönleri üzerinde de çalışmalarda bulunuyordu ki bunlar arasında en önemlisi 'seçici akort' tu. Bu buluş, telsizle iletişimden yararlanan kişilerin daha düşük frekanslarda haberleşmelerini sağlayacak ve böylelikle başka sinyallerin araya girmesini engelleyecekti.

Maxwell, 19. yüzyılın büyük öncülerinden biridir. Bir gazın sıcaklığının o gazın molekülleriyle ilişkisini açıkladı ve "gazların kinetik kuramı" nın oluşmasında belirleyici rol oynadı. Aynı matemaktiksel hünerini, elektrik ve manyetizma olayları arasındaki ilişkiyi açıklayan denklemleri kurarken de kullandı. O, gerçek bir araştırmacıydı. Mekanik ve astronomi ile de ilgilendi. 1861 yılında renkli fotoğrafı ilk olarak o çekti.


Devamını okuyun...>>

Lise 2 Geometri Testleri


Devamını okuyun...>>

20.Yüzyıl Başlarında Osmanlı İmparatorluğu

TRABLUSGARP SAVAŞI (1911-1912)

A-İtalya’nın Trablusgarp’ı işgalinin Nedenleri
1-Birliğini geç kuran İtalya’nın ham madde ve pazar arayışı
Açıklama: Birliğini geç tamamlayan İtalya sömürgecilik yarışında geç kalmıştır. 1896’da Habeşis­tan’a saldırdıysa da; İtalya’nın bu saldırısı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
2-Trablusgarp’ın İtalya’ya yakın olması
3-Osmanlı Devleti’nin Libya’yı(Trablusgarp) savunacak gücünün olmaması
Açıklama: Osmanlı Devleti Trablusgarp’a karadan yardım edemezdi; çünkü Mısır, İtalya’nın Trablus-garp’ı işgalini onayla­yan İngiltere’nin elindeydi. Donanmasının güçsüzlüğünden dolayı da Osmanlı Devleti Trablusgarp’a denizden yardım edemezdi.
4-İtalya’nın, Trablusgarp’ın işgali için, Avrupa devletlerinin onayını alması
Açıklama:1900’de, Fransa, Fas’ı almasına yar­dımcı olduğu takdirde Trablusgarp’ı İtalya’nın işgal etmesine razı olabilece­ğini açıkladı. 1902’de ise Avusturya Bosna-Hersek üzerindeki emellerini İtalya’ya kabul ettirdiği için; İtalya’nın Trablusgarp’a yönelik olan emellerini kabul etti. Fransa’nın işgali altındaki Tunus ile kendi işgali altındaki Mı­sır arasında Trablusgarp’ı tampon bölge olarak gö-ren ve İtalya’yı bloklaşmada ya­nında tutmak iste­yen İngiltere de İtalya’nın Trablusgarp’a yöne­lik emellerini olumlu karşıladı. İtalya’nın Rusya’nın Boğazlara yönelik olan plan­larını desteklemesinden dolayı; Rusya da İtalya’nın Trablusgarp’a yönelik olan emellerini onayladı. Almanya ise oluşan blok­laşma hareketinde İtalya’yı kaybetmek istemedi­ğinden dolayı İtalya’nın Trab­lusgarp’a yönelik olan emellerini kabul etti.
5-İtalya’nın, Trablusgarp’ın uygarlıkta geri bırakıl­dığı ve burada İtal­yanlara kötü davranıldığı iddi­ası.
6-İtalya’nın Habeşistan’daki başarısızlığını telafi etmek istemesi
7-İtalyan hükümetinin, kendi halkı karşısında, prestij ar­tırmak istemesi.

B-Trablusgarp’ın İşgali
Büyük devletlerle gizli görüşmeler yaparak Trab-lusgarp’ı ele geçirme serbestliği elde eden İtalya, haklı bir gerekçe göstermeden 28 Eylül 1911’de Trablusgarp üzerine harekete geçti. Osmanlı böl­geyi savunabilecek durumda olmadığından dolayı bir grup vatan sever subay(M. Kemal, Enver Paşa, Nuri Conker, Ali Çetinkaya, Fethi Okyar), halkı teşkilatlandırmak için Trablusgarp’a gitti. Bölgeye giden subaylardan Mustafa Kemal Derne ve Tobruk’u teşkilatlandırırken; Enver Paşa Bingazi’yi teşkilatlandırdı. Teşkilatlanmış olan asker ve halk karşısında İtalyanlar başarısız duruma düştüler. İtalya Trablusgarp’ta başarılı olamayaca­ğını anla­yınca; Osmanlı’yı barışa zorlamak için On İki Ada’yı işgal etmiştir. Osmanlı bu durum karşısında barışa yanaşmamıştır. Fakat, 8 Ekim 1912’de Bal­kan Devletleri Osmanlı’ya saldırınca; Osmanlı İ-talya ile Uşi Antlaşmasını imzalamak zorunda kal­mıştır.

C-(QUCHY)Uşi Antlaşması (18 Ekim 1912)
1-Trablusgarp İtalyanlara verilecek.
2-On İki Ada, Yunan işgali ihtimaline binaen, ge-çici olarak, İtalyanlara bırakılacak.
Açıklama: Balkan Savaşlarından sonra I. Dünya Savaşının başlaması On İki Ada meselesini küllen­dirdi. Savaş esnasında ise İtilaf Devletleri gizli anlaşmalarla On İki Ada’yı İtalya’ya bıraktılar. Lo-zan Antlaşması ile adalara resmen sahip olan İtalya II. Dünya Savaşından sonra ise bölgeyi Yu­nanis­tan’a bıraktı.
Uyarı: On İki Ada meselesi Balkan Savaşları esna­sında gün­deme gelmemiştir.
3-İtalya Osmanlı Devletine kapitülasyonların kaldı­rılması konusunda destek verecek.
4-Trablusgarp dini bakımdan halifeye bağlı kala­cak.(Böylelikle Osmanlı Devleti Trablusgarp hal­kıyla olan dini-kültürel bağını sürdürmeyi hedefle­miştir.)

D-Trablusgarp Savaşının Sonuçları
1-İtalyanlar Trablusgarp’ı ele geçiremeyince Os­manlı Devleti’ni barışa zorlamak için On İki adayı işgal etti.
2-Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine Osmanlı Devleti İtalya ile anlaşma yapmak zorunda kaldı.
3-Osmanlı Devleti Kuzey Afrika’daki son toprak parçasını İtalya’ya verdi.
4-Mustafa Kemal Paşa Trablusgarp’ta kazandığı başarılar(Derne-Tobruk) sonucu binbaşı oldu.
5-Kuzey Afrika’da İtalyan sömürgesi başladı
6-On İki Ada fiilen Osmanlı’nın elinden çıktı.
7-İtalyanlar ilk defa Ege Denizi’ne yerleşti.
8-Balkan devletlerinin Osmanlı üzerine harekete geçişi kolaylaştı
9-İttihat ve Terakki Partisi prestij kaybetti.
NOT: Mustafa Kemal ilk defa sömürgeciliğe karşı savaştı.
NOT: Uşi İsviçre’de bir kenttir.

I. BALKAN SAVAŞI (1912-1913)
A-Savaşın Nedenleri
1-Rusya’nın Balkanlarda takip ettiği Panslavist po-litika
2-Balkanlardaki gelişmelerin, Osmanlı tarafından, takip edilememesi
3-Fransız ihtilalinin etkisi (Milliyetçilik ve bağım­sızlık)
4-Türklerin Balkanlardan tamamen atılmak isten­mesi
Açıklama:Savaş başlamadan önce; Arnavutluk, Make­donya, Selanik ve Yanya Osmanlı’nın elin­deydi.
5-Trablusgarp Savaşı esnasında, Osmanlı Devleti’nin güçsüz olduğunun anlaşılması
6-Kiliseler sorununun Balkan devletlerinin lehine sonuçlanması
7-Balkan devletlerinin Osmanlı’ya karşı ittifak kur­maları
8-İngiltere’nin, 1908’de Estonya’nın başkenti Reval’de yapılan görüşmeler sonucunda, Rusya’yı Balkan politikasında serbest bırakması

B-Katılan Devletler ve Savaşın Sonucu
1-Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan Osmanlı Devleti’ne karşı savaştılar(Bu devletlerin Bulgaristan önderliğinde birleşip; Osmanlı’ya saldırmasında Rusya etkili oldu. Savaş 8Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı topraklarına saldırması ile başladı. Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelmeyi başarırken; Rauf Orbay’ın Hamidiye Kruvazörü ile yap­tığı başarılı mücadelelere rağmen Yunanlılar Ege Adalarını işgal etmeyi başarmıştır.)
2-Osmanlı Devleti bütün cephelerde yenilerek Ça­talca’ya kadar geriledi

C-Osmanlı’nın Başarısızlığının Nedenleri
1-Ordunun siyasete ka­rışması
2-Savaştan önce askerlerin bir bölümünün terhis edilmesi

3-Ordunun savaşa hazır olmaması
4-Osmanlı donanmasının yetersiz olması
5-Avrupa devletlerinin Balkan uluslarını desteklemesi
6-İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Balkan sınırlarının değişmeyeceğine dair verdikleri teminata güvenen Osmanlı’nın Balkanlar’da gelişen olayları takip etmemesi.
7-Balkan devletlerinin birlikte hareket etmesi
8-Balkan devletlerinin ulaşım ve iletişim imkan-larını etkisiz hale getirmelerinden dolayı Osmanlı ordusunda iletişim ve ulaşım bozukluğu olması.
9-Osmanlı’nın siyasal yalnızlık içinde olması.

D-Londra Antlaşması (30 Mayıs 1913)
1-Midye-Enez çizgisinin batısındaki topraklar Bal-kan devletlerine bırakıldı(Osmanlı, Gelibolu Yarı-madası hariç olmak üzere, Doğu Trakya ve Balkan topraklarının tamamını kaybetti.)
2-Ege adalarının durumu ve Arnavutluğun sınır durumu büyük devletlerin kararına bırakıldı
Açıklama: Ege Adaları fiilen elden çıkmıştır. I. Dünya Savaşı başlayınca; Ege Adaları meselesi askıya alınmış; Lozan Antlaşması ile Ege Adaları resmen Yunanistan’a verilmiştir.

E-I. Balkan Savaşının Sonuçları
1-Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki varlığı ta-mamen sona erdi.
2-Edirne ve Kırklareli Bulgaristan’a bırakıldı
3-Gökçe Ada ve Bozca Ada hariç, Ege Adaları fiilen elden çıktı
4-28 Kasım 1912’de, Arnavutluk, bağımsızlığını i-lan etti. Bu durum İslamcılık politikasını da olum-suz etkiledi. (Osmanlı Devleti’nden ayrılan son Balkan devleti Arnavutluktur.)
5-İttihat ve Terakki Partisi, 23 Ocak 1913’de dü-zenlediği Bab-ı Âli Baskını sonucunda hükümeti tam olarak ele geçirdi. (Bu partinin resmî iktidar dönemi başladı.)
Açıklama:İttihat ve Terakki Partisi 1889’da kuru-lan II. Meşrutiyetin ilanında etkili olan, 31 Mart O-layından itibaren yönetimde etkili olmaya başla-yan, II. Meşrutiyet Döneminde Türkçülüğü devle-tin siyasi düşüncesi haline getiren, Osmanlı Devle-tini I. Dünya Savaşına sokan bir partidir.
6-Mustafa Kemal’in ordunun siyasete girmemesi şeklindeki görüşünün doğruluğu ispatlandı.
7-Bulgaristan Ege Denizi’ne ulaşmıştır.
8-Balkan devletleri arasındaki anlaşmazlık sonu-cunda II. Balkan Savaşı çıkmıştır.
9-Balkanlar’dan Anadolu’ya göç başladı
10-Mustafa Kemal siyaseti bırakmıştır.
Açıklamalar:
1-I. Balkan Savaşında İstanbul tehdit altına gir-miştir.
2-Londra Antlaşması II. Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine yürürlükten kalkmıştır.

II. BALKAN SAVAŞI
A-Savaşın Nedenleri
1-Bulgaristan’ın I. Balkan Savaşı sonucunda en bü-yük payı alması (Özellikle Makedonya üzerindeki anlaşmazlıklar) ve Ege Denizine ulaşmasından do-layı Balkan devletlerinin aralarında anlaşmazlığa düşmesi.
2-Bulgaristan’ın Ege Denizi’ne kadar genişlemesini Yunanistan’ın uygun görmeyişi.
3-Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesiyle mey-dana gelen otorite boşluğu
Yunanistan’ın çalışmaları sonucunda Sırbistan, Karadağ ve Romanya Bulgaristan’a karşı birleş-miştir. Bulgaristan’ın zor durumda olduğunu gören Enver Paşa harekete geçerek, Edirne ve Kırk-lareli’ni Bulgarlardan almıştır.
II. Balkan Savaşı sonucunda Bulgaristan yenildi.

B-Savaş Sonucunda Yapılan Antlaşmalar
1-Bükreş Antlaşması (10 Ağustos 1913):
Balkan devletleri arasında yapıldı.
Açıklamalar:
1-Bulgaristan I. Balkan Savaşı’nda aldığı toprakla­rın büyük bir kısmını kaybetti.
2-Bükreş Antlaşması Balkanlarda huzuru sağlaya­madı.
3-Bu antlaşmaya Osmanlı Devleti katılmadı.
4-Bulgaristan Ege Denizi ile bağlantısını devam ettirdi.

2-İstanbul Antlaşması (29 Eylül 1913)
İstanbul Antlaşması Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalandı.

Antlaşmanın İçeriği:
1-Meriç nehri iki ülke arasında sınır kabul edildi.
2-Edirne, Kırklareli Dimetoka ve Kırkağaç Osmanlı Devle­tinde kaldı.
3-Bulgaristan’daki Türklerin yasal hakları garanti altına alındı.

4-Bulgaristan’daki Türklerin; isterlerse dört yıl içe­risinde Türkiye’ ye göç edebilecekleri karalaştırıldı.
Açıklamalar:
1-Bulgaristan’ın Ege Denizi ile bağlantısı kesilmedi.
2-Bu günkü Türk-Bulgar sınırı yaklaşık olarak çi-zildi.
3-Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı öncesinde; sa­vaş esnasında Bulgaristan üzerinden Almanya ile kara bağlantısı kurabilmek için Dimetoka’yı Bulga­ristan’a bıraktı.

3-Atina Antlaşması (14 kasım 1913):
Atina Antlaşması Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imza­landı.
Antlaşmanın İçeriği:
1-Yunanistan’daki Türklerin hakları güvence altına alındı.
2-Yanya, Girit ve Selanik Yunanistan’a bırakıldı.
3-Ege Adalarının durumu büyük devletlerin kara­rına bırakıldı.
Not: Büyük devletler 16 Kasım 1913’te aldıkları karar ile İmroz, Bozcaada ve Meis dışındaki Ege Adalarını Yunanistan’a, On İki Adayı da İtalyanlara verdiler.

4-İstanbul Antlaşması (13 Mart 1914):
İstanbul Antlaşması Osmanlı devleti ile Sırbistan arasında imzalandı. Osmanlı’nın Sırbistan ile sınırı olmadığı için; bu antlaşma ile yal­nızca Sırbistan’da kalan Türklerin hakları görü­şüldü.

I.Dünya savaşının başlamasıyla Japonya da sa­vaşa girmiş; Uzak doğudaki Alman sömürgelerini ele geçirerek kısa süre içinde amacına ulaşmış ve sa­vaştan çekilmiştir.

D-İttifak Grubu(Bağlaşma)
1-Avusturya-Macaristan İmparatorluğu,
2-Almanya, 3-İtalya( İtalya savaş başlamadan önce İttifak gru­bundaysa da savaş başladıktan sonra; Avus­turya ile çıkarları çatıştığı, Almanya’dan beklediği başarıyı bulamadığı, isteklerine İtilaf bloğunda ulaşacağına inandığı ve Gizli Antlaşmalarla kendi­sine yapılan teklifleri cazip bulduğu için 1915’den itibaren İtilaf bloğuna geçmiştir.)
4-Osmanlı Devleti
5-Bulgaristan (Bulgaristan’ın savaşa girmesi ile Almanya ile Osmanlı arasında kara bağlantısı ku­rulmuştur.)
NOT: Balkan Savaşları Osmanlı ile Bulgaristan’ın
I. Dünya Savaşına girmesinde etkili olan ortak se-beptir.

E-İtilaf (Anlaşma) Grubu
1-İngiltere
2-Fransa
3-Rusya
4-İtalya
5-Japonya
6-Sırbistan( Savaştan sonra Yugoslavya’nın çatısı altında siyasi varlığı sona erdi)
7-Romanya( Rusya’nın baskıları ve Avusturya topraklarındaki emellerinin bir sonucu olarak sa­vaşa girdi)
8-Belçika(Almanya’nın Fransa’ya saldırırken Bel­çika üzerinden geçmesi, Belçika’yı savaşın içine çekti.)
9-Karadağ (Savaştan sonra Yugoslavya çatısı al­tında siyasi varlığı sona erdi.)
10-Yunanistan (Savaşın başlangıcında, gidişatında ve sonucunda önemli bir etkisi olmayan Yunanis­tan; savaşa en son katılan devlettir.)
11-Portekiz
12-ABD(ABD Almanya’nın ticaret ve yolcu ge­milerini batırması ve ABD ile arasında gerginlik bulunan Meksika ile işbirliği yapması üzerine 2 Nisan 1917’de savaşa katıldı. ABD'’in savaşa gir­mesiyle savaşın dengesi itilaf lehine bir şekil aldı. Savaşın başlangıcında etkili olmayan ABD savaşın sonu­cunda etkili olmuştur. ABD savaşa girerken Wilson Prensiplerini yayınladı. ABD’nin savaşa girmesi savaşın süresinin kısalma­sında, savaşın İtilaf Devletleri lehine sonuçlanmasında, Rusya’nın savaştan çekilmesinden dolayı oluşan boşluğun doldurulmasında etkili oldu. ABD savaşa girmekle tarafsızlık politikasını da bozmuş oldu.)
13-Brezilya

F-Almanya’nın Osmanlı Devletini yanına çek­mek istemesinin nedenleri
Osmanlı Devleti’nin jeopolitik konumundan fay-dalanarak;
1-Savaşı Orta Doğuya kaydırarak Avrupa’da ra­hatlamak
2-Rusya’nın dikkatini Avrupa dışına çekmek
3-İngilizlerin sömürge yollarını kesmek(Süveyş Kanalı...)
4-Rusya ile İtilaf devletlerinin bağlantılarını kes­mek(Boğazlar...)

Osmanlı’nın halifelik gücünden faydalanarak;
1-Sömürgelerdeki Müslümanları İngiltere ve Fransa’ya karşı kışkırtmak
2-Rus hakimiyeti altında yaşayan Müslüman Türk­leri Rusya’ya karşı kışkırtmak
Açıklama:Çok iyi teçhiz edilip hazırlandığı tak­dirde Os­manlı ordusunun savaşabileceğine inanan Almanya’nın gerek bu beklentisi; gerekse Os­manlı’nın jeopolitik durumuna yönelik olan beklen­tisi büyük oranda gerçekleşti. Fakat, Almanya, ha-lifelik müessesesinden umduğunu bulamadı.
NOT: Almanya Osmanlı’ya ait olan Musul-Kerkük petrollerinden de faydalanmak istemiştir.

H-Osmanlı Devletinin Savaşa Giriş Nedenleri
1-Son dönemlerde kaybettiği toprakları geri al­mak.
2-Siyasi yalnızlıktan kurtulmak (İtilaf grubu savaş esnasında Osmanlı’nın yükünü çekmemek ve Rus-ya’yı küstürmemek için Osmanlı’yı yanlarına al­mamışlardır.)
3-İttihat ve Terakki Partisinin; Alman hayranlığı ve Alman desteğiyle ülkenin kalkınabileceği düşüncesi
4-Kapitülasyonlar ve dış borçlar nedeniyle artan İngiliz ve Fransız baskısından kurtulmak.
5-2 Ağustos 1914’te Almanya ile Osmanlı arasında gizli bir antlaşma yapılması
6-19 Ağustos 1914’te Bulgaristan ile Osmanlı ara­sında bir dostluk antlaşması imzalanması
7-Turan imparatorluğu kurma fikri (Enver Paşa Osmanlı bayrağı altında bütün Türk dünyasını bir­leştirmeyi hayal ediyordu. Osmanlı Devleti’nin bü-tünlüğünü koruyamadığı bir dönemde Turancılı­ğın düşünülmesi İttihatçıların hayalciliğini göste­rir)
8-Almanya’nın savaşı kazanacağına inanılması
9-Yunan “megali idea”sını sonuçsuz bırakmak
10-Almanya ile gizli ittifak yapılmış olması.
11-Rus, İngiliz ve Fransız sömürgelerindeki Türk ve İslam ülkelerinin istiklale kavuşturulacağı dü­şüncesi

I-Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesi
İngilizlerden kaçan Goeben ve Breslav adlı Alman gemileri Osmanlı Devletine sığınmıştır. Osmanlı Devleti bu gemileri satın aldığını açıklamış ve ge­milere Yavuz ve Midilli isimlerini vermiştir. Ancak bu ge­milerin Rusya’nın Sivastapol ve Odesa li­manlarını bombalamaları üzerine Osmanlı Devleti savaşa girmek zorunda kalmıştır.
Rusya,İngiltere ve Fransa Osmanlı devletine savaş açınca; Osmanlı Devleti de 14 Ka­sım 1914’tde Kut-sal Cihat ilan etmiştir.

İ-Osmanlı devletinin savaşa girmesiyle
1-Yeni cepheler açılmıştır.
2-Savaş daha geniş alana yayılmış ve uzamıştır.
3-Almanya ve müttefikleri avantaj sağlamıştır.
4-İngiltere Kıbrıs’ı kendi topraklarına kattığını a-çıklamıştır.
5-Savaş Orta Doğuya kaymıştır.
6-Almanya Avrupa’da rahatlamıştır.
7-Gizli antlaşmalar gündeme gelmiştir.
8-İngiliz sömürge yolları tehlike altına girmiştir.
9-Rusya’nın İtilaf devletleri ile bağlantısı zedelen­miştir.

K-Osmanlı’nın Savaş Öncesi Durumu
1-Osmanlı Devleti İttihat ve Terakki Partisi tara­fından yönetilmektedir.
2-Ordu Almanya’nın desteği ile modernize edil­meye çalışılmaktadır.
3-Suriye, Filistin, Irak, Lübnan ve Hicaz Os­manlı’nın elindedir.
4-Ege Adalarının durumu belirsizdir.
5-On İki Ada hâlâ İtalya’nın elindedir.
6-Kıbrıs İngiltere’nin elindedir.
7-Balkan Savaşlarından çıkan Osmanlı Devleti sa-vaşa hazır değildir.

L-İtilaf Grubunun Osmanlı’nın Savaşa Girme­sini İstememe Nedenleri
1-Savaşın alanının genişleyecek olması.
2-İngiliz sömürge yollarının tehlikeye girecek ol­ması.
3-Rusya ile İtilaf devletlerinin bağlantılarının kesi­lecek olması
4-Şark meselesinin karışık bir ortama gelecek ol­ması
5-Sömürgelerdeki Müslümanların İngiltere ve Fran sa’ya isyan etme ihtimalinin olması.
M-I.Dünya Savaşında Osmanlı Devleti
Trablusgarp ve Balkan savaşlarından yıpranmış o-larak çıkan Osmanlı Devleti savaşın başında taraf­sızlığını ilan etmiş,Boğazları kapatmış, seferberlik ilan etmiş(Seferberlik ilanı devletin savaşa girece­ğinin bir habercisidir.) ve kapitülasyonları da tek taraflı olarak kaldırmış; ayrıca meclisi tatil etmiştir.
Kapitülasyonların kaldırılmasına en büyük tepki Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan gelmiştir. İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti’nin ittifak teklifle­rini kabul etmedikleri gibi kapitülasyonların kaldı­rılmasına da önemli bir tepkide bulunmamıştır.
İttifak teklifi İngiltere ve Fransa tarafından redde­dilen Osmanlı Devleti Almanya’ya daha fazla ya­kınlaşmıştır. Almanya da bu durumu değerlendire­rek Osmanlı’yı kendi yanına çekme gayretini artır­mıştır.
Savaş başladıktan sonra İngilizlerin önünden ka­çan Goeben ve Breslav isimli Alman gemilerini Osmanlı; uluslararası hukuka aykırı olmasına rağ­men, Marmara’ya aldı. Bu gemilerin İngilizlerin Osmanlı’dan parasını aldığı halde, Osmanlı siparişi olan Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine karşılık satın alındığı bildirildi. 11 Ağustos 1914’de mey­dana gelen bu olay halka da kabul ettirildi. Fakat halk devletin savaşa gireceğinden habersizdi.
Yavuz ve Midilli adları veri­lerek Türk bayrağı çekilmiş olan Alman gemileri, Enver Paşanın emri ile Alman komutan Amiral Souchon komutasında Kara Deniz’e çıkarıldı. Bu gemiler 28-29 Ekim 1914 gecesi Rusya’nın Odesa ve Sivastopol liman­larını bombaladılar. Rusya bunun üzerine Os­manlı’ya 1 kasım 1914’de savaş ilan etti. Resmi ta-rafsızlığını 12 Kasım 1914’e kadar koruyan Os­manlı; bu tarihte Rusya’ya savaş ilan etti.

N-Osmanlı Devleti’nin Savaştığı Cepheler
1-Kafkas cephesi:
1a-Cephenin Açılma Sebepleri:
1-Başlamış olan Rus taarruzunu durdurmak
2-Bakü petrol bölgelerini el geçirme düşüncesi
3-Orta Asya Türk dünyası ile irtibatlaşarak Rusya’yı zor duruma düşürmek
4-İngiltere’nin Hint sömürge yollarını kesmek
5-Enver Paşanın Turan imparatorluğu kurma fikri
6-Avrupa’da rahatlamak isteyen Almanya’nın Os­manlı’yı kışkırtması.
1 Kasımda harekete geçmiş olan Rus birliklerine karşı Osmanlı 22 Aralıkta harekete geçti. Os­manlı’nın Ruslar karşısında Azapköy ve Köprüköy savaşlarında kazandığı başarılar geçici oldu. Böl­geye yazlık elbiselerle gönderilen ve yardım getiren geminin Ruslar tarafından batırılmasından dolayı desteksiz kalan Osmanlı askeri Rusya’nın teknik üstünlüğü ve bölgenin ağır kış şartları karşı­sında büyük bir malubiyet aldı.Erzurum, Erzincan, Bitlis, Muş, Van ve Trabzon Rusların eline geçti.
Çanakkale savaşlarından sonra Kafkas cephesine atanan Mustafa Kemal Paşa 1916’da Muş ve Bit­lis’i Ruslardan geri aldı.
Rusya’da Bolşevik ihtilalinin başlaması (Ekim 1917) Kafkas Cephesinde Osmanlı lehine sonuçlar ortaya çıkarmış; Ruslarla Osmanlı arasında 15 Ara­lık 1917’de Erzincan Mütarekesi; Ruslar ile İttifak devletleri ve Osmanlı arasında 3 Mart 1918 ise Brest-Litowsk Antlaşması imzalanmıştır.
1b-Brest Litovsk Antlaşması(3 Aralık 1918)
Rusya Kafkas cephesini terk ederek Kars, Arda­han ve Batum’u Osmanlı’ya geri verdi.
1c-Önemi:
1-Kafkas, Galiçya, Makedonya ve Romanya cep­hesi kapandı
2-Berlin Antlaşması ile kaybedilen Elviye-i Selase Rusya’dan geri alındı
3-Osmanlı askerî yönden rahatladı
4-İtilaf bloğu sarsıldı.
Açıklamalar:
1-Brest-Litowsk Antlaşmasını İtilaf Devletleri onay­lamadı.
2-Ruslar Kafkaslardan çekilince; Gümrü civa­rında, İngilizlerin desteğiyle Ermeni Devleti kuruldu.
3-Türkler antlaşmadan sonra geçici olarak Hazar’a kadar ilerle­miştir.
4-Ruslar Elviye-i Selase’de plebisit yapılma­sını istemiştir.

1d-Kafkas Cephesinin Özellikleri:
1-Osmanlı’nın savaştığı ilk taarruz cephesidir.
2-Osmanlı, malüb olduğu halde, bu cephede toprak kazandı.
3-Ruslar tarafından Osmanlı’ya karşı kullanılmaya çalışıldığından dolayı; bölge­deki Ermeniler 14 Ma-yıs 1915’de çıkarılan tehcir kanunu ile Suriye böl­gesine gönderildi.

2-Kanal Cephesi:
2a-Cephenin Açılma Sebepleri:
1-İngiltere’nin Hint sömürge yolarını kontrol altına almak.
2-Mısır’ı İngiltere’den geri almak.
3-İslam alemini İngilizlere karşı harekete geçirmek.
4-Almanya’nın telkinleri.
Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu İngi­lizler karşısında tutunamayarak Filistin’e çekilmiş­tir.

2b-Kanal Cephesinin Özellikleri:
1-Osmanlı’nın ikinci taarruz cephesidir.
2-Osmanlı’nın ilk kapanan cephesidir.
3-Türk ordusu Tih sahrasında sıcaktan kırılmıştır.
4-İngilizler deniz yoluyla sömürgelerinden yardım almıştır.
5-Cephe 14 Ocak 1915’de açılmıştır.
6-Osmanlı’ya Almanlar destek göndermiştir.
7-Cephenin açılmasında bölgenin jeopolitik özelliği etkili olmuştur.
8-Osmanlı Araplardan beklediği yardımı alama-mıştır.

3-Irak cephesi:
3a-Açılış Sebepleri:
1-İngilizler, Hint Deniz yolunun güvenliğini sağla­yarak bölgedeki Alman tehlikesini ortadan kaldır­mak istemiştir.
2-İngilizler Musul-Kerkük petrollerini ele geçirmek ve Ku­zeye çıkarak Rusya’ya yardım etmek iste­miştir.
3-İngilizler Almanların Orta Doğudaki etkisini kırmak istemiştir.
NOT:Çanakkale Cephesinin açılış sebeplerinden biri de Rusya’ya yardım etmekti.

3b-Cephenin Özellikleri:
1-İngilizler 24 Kasım 1915’de Ktesifon; 29 Nisan 1916’da Kutülamare’de Türklere malüb olmuş ve İngiliz general Towsend Türklere esir olmuş­tur.
2-İngilizler 17 Mart 1917’de Bağdat’a girmeyi ba-şarmıştır.
4-Çanakkale cephesi:
İtilaf devletleri tarafından açılmıştır.
4a-Açılma nedenleri:
1-İstanbul ve boğazları ele geçirerek Osmanlı Dev­leti’ni saf dışı bırakmak
Açıklama: Savaşın alanını daraltmak ve süresini kısaltmak
2-Rusya’ya askeri ve ekonomik yardım götürmek
3-Savaşı kısa zamanda sonuçlandırmak
4-Balkan uluslarını savaşın içine çekmek
İtilaların Balkanları Savaşa Sokma Nedenleri:
a-Osmanlı ile Almanya’nın kara bağlantısını kes­mek.
b-Rusya ile karadan bağlantı kurmak.
c-Avusturya’yı Balkanlarda zor duruma düşürmek.

Açıklama: İtilaf Devletleri, bu cephede başarılı olunduğu takdirde, Balkan devletlerinin bu başarı­dan cesaretlenerek Os­manlı ve Avusturya’dan pay almak için harekete geçebilecekle­rini tahmin edi­yordu.
5-Osmanlı ordularının Kafkas ve Kanal cephele­rinden çekilmesini sağlamak
6-Balkanlarda yeni cephe açarak ittifak devletleri­nin birbirine olan irtibatını zayıflatmak.
7-İngiltere’ni Kanal Cephesindeki yükünü hafiflet­mek.
8-İngiliz sömürge yollarının kontrolünü sağlamak
9-Osmanlı ile Almanya’nın bağlantılarını kesmek.
10-Rus buğdayının Avrupa’ya naklini sağlamak.
İngiliz ve Fransız donanmalarının saldırısıyla 19 Şubat 1915’te denizde başlayan savaş 18 Mart 1915’de Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanmış (Sed-dülbahir ve Kumkale başarısı); 25 Nisanda başla­yan kara savaşları da ittifak devletlerinin mağlubi­yeti ile sonuçlanmıştır.
Açıklama: Bu başarılarda; askerlerine “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” diyen, XIX. tümen komutanı Mus­tafa Kemal’in Anafartalar, Conkbayırı ve Arıburnu’nda kazan­dığı başarılar etkili olmuştur.
NOT:Nusret mayın gemisinin boğaza döşediği ma-yınlar da Osmanlı’nın başarılı olmasında etkili ol-muştur.

4b-Sonuçları:
1-I .Dünya Savaşı uzadı.
2-Rusya’ya yardım götürülemediğinden dolayı Rus-ya’da artan ekonomik kriz Bolşevik ihtilaline zemin hazırlandı.
3-İngiltere ve Fransa itibar kaybetti ve büyük zarar gördü.
4-İttifak devletleri safında Sırbistan ve Yunanis­tan’a karşı savaşa giren Bulga­ristan Osmanlı ile Almanya arasında kara bağlantısı kurdu. (Bulgaris­tan Rusya’nın başarılı olarak Bal­kanlar’a inmesini de istemiyordu.)
5-Türk ulusunun kendine olan güveni arttı. Bu gü­ven milli mücadeleye taşındı
6-Yaklaşık yarım milyon insan hayatını kaybetti
7-Askerlerine “Ben size Taarruzu değil ölmeyi emrediyorum”diyen 19.Tümen komutanı Mustafa kemal Paşa bu cephede kazandığı başarılarla tanın­mış, generalliğe terfi etmiş ve Milli Mücadelede önder olarak kabul edilmiştir.
8-Osmanlı’nın saygınlığı arttı.
9-İngiliz ve Fransız donanmalarının da malüb ola­bileceği görüldü
10-Sömürge altındaki milletler cesaretlenmiştir.
11-Yunanistan ve Romanya’nın savaşa girip gir­meme konusundaki tereddütleri artmıştır.
12-İngiltere ve Fransa’nın boğazlara saldırmasını çıkarlarına uygun bulmayan Rusya’nın; boğazlar ken­disine terk edilmediği takdirde Almanya ile barışa­cağını ileri sürerek İngiltere ve Fransa’yı tehdit etmesi, ilk defa gizli antlaşmaları gündeme getirdi.
4c-Cephenin Özellikleri:
1-Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanan tek cephedir.
2-İstanbul’u tehdit eden tek cephedir.
3-Saldırının İstanbul’u tehdit etmesi Türk milletinin savunma azmini artırmıştır.
4-Mustafa Kemal savaş esnasında albay; savaş sonrasında ise general olmuştur.
5-Hicaz ve Yemen cephesi:

Osmanlı Devleti; bu cephede kutsal yerleri koru­mak için savaşmış; ancak Arapların İngilizlerle beraber hareket etmesinden dolayı başarılı olama­mıştır. İngi­lizlerin 1917’de Akabe’yi ele geçirme­leri sonu­cunda bölgedeki Osmanlı hakimiyeti sona ermiştir.

5a-Cephenin Özellikleri:
1-Araplar arasında milliyetçiliğin güçlendiği ve İslamcılığın iflas ettiği görülmüştür.
Açıklamalar:
1-Fahrettin Paşanın Medine savunması meş­hurdur.
2-I.Dünya Savaşından sonra Arap bölgelerinde İn-giltere ve Fransa mandater sistemler kurmuştur.

6-Filistin ve Suriye cephesi:
Kanal harekatının başarısız olması üzerine karşı taarruza geçen İngilizler Kudüs’ü Osmanlı’dan almıştır. İngiliz ilerleyişi Mustafa Kemal Paşa tara­fından Halep’in kuzeyinde durdurulmuştur.
Cephenin genel komutanı Alman Liman Von Sanders idi. Mondros Mütarekesi imzalanınca; Yıl-dırım Orduları Komutanlığı Liman Von San-ders’ten alınarak Mustafa Kemal’e verilmiştir. Mustafa Kemal, bundan sonra bölgede savunma tedbirleri al­maya başladıysa da; İstanbul’a geri çağ-rılmıştır.

6a-Cephenin Özellikleri:
1-I.Dünya savaşı esnasında Mustafa Kemal’in sa­vaştığı son cephedir.
2-Bu cephede savaşlar sürerken, Mondros Mütare­kesi imzalandı.
3-Mustafa Kemal’in mütareke sonrasında Türk ordusunu hızlı bir şekilde Anadolu’ya çekmesi, mütareke gereğince İtilaf devletlerine teslim edil­mesi gereken Türk askerinin, teslim olmasını ön­ledi; ki bu askerler Kurtuluş Savaşının askeri gü­cünü oluşturdu.
NOT: Bu cepheye İtalyanlar ve Fransızlar da asker göndermiştir.

7-Galiçya-Makedonya-Romanya Cephesi:
Osmanlı Devleti bu cephelerde müttefiklerine yar-dım etmek ve Makedonya üzerinden geçen ve Al­manya ile kara bağlantısını sağlayan demir yolu-nun güvenliğini sağlamak için savaşmıştır.
Osmanlı bu cephelerde Rus, Sırp, Romen ve Fran­sız güçlerine karşı savaşmıştır. Brest Litowsk Ant­laşması ile bu cephe kapanmıştır. Bu cephe Os­manlı’nın toprakları dışında savaştığı tek cephedir.

O-Osmanlı Devletini Paylaşma tasarıları
(Gizli Antlaşmalar)
Gizli Antlaşmaların Yapılma Sebepleri:
1-Şark meselesi (Osmanlı ülkesini paylaşma mese­lesi) ni halletmek.
2-İtilaf bloğunun birlik ve istikrarını sağlamak
3-Savaştan sonra Osmanlı’yı paylaşma konusunda anlaşmazlığa düşmemek
4-İtalya’yı İtilaf bloğuna katmak.
5-Rusya’yı İtilaf bloğunda tutmak

1-Boğazlar Antlaşması (Mart-Nisan 1915):
Çanakkale Savaşı esnasında Rusya boğazlar konu­sunda tedirginleşince; İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan antlaşma ile boğazlar ve çevresi Rusya’ya bırakılmıştır.
Antlaşmanın Önemi:
1-Rusya’nın Almanya tarafına geçmesi önlendi
2-Gizli antlaşmalar başladı
3-İngiltere ve Fransa ilk defa Rusya’nın boğazlar konusundaki isteklerini kabul etti.
NOT: Rus Çarlığı yıkıldıktan sonra; tekrar yapılan gizli antlaşmalar sonucunda boğazlar bölgesinin yönetiminin İtilafların ortak kontrolünde olmasına karar verildi.

2-Londra Antlaşması (26 Nisan 1915):
Bu antlaşma İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalandı.
İtalya’ya On İki Ada ve Antalya bırakıldığı gibi; İtalya’ya,Osmanlı’nın Libya üzerindeki halifelik haklarının da kaldırılacağı vaat edildi. Bu antlaşma sonucunda İtalya İtilaf bloğuna geçti.

3-Sykes-Pıcot (1916):
Bu antlaşma İngiltere ile Fransa arasında imzalan­mıştır.
1-Musul hariç, Irak İngiltere’ye bırakıldı
2-Adana, Antakya, Lübnan ve Suriye kıyıları Fransa’ya bırakıldı.
3-Musul, Ürdün ve Suriye’nin bir kısmında Arap krallığının kurulması ve bu devletin Fransa ile İn­gil­tere’nin ortak denetiminde olması kararlaştırıldı.
4-Filistin’de, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Şerif Hüseyin tarafından kararlaştırılarak, uluslar-arası bir yönetimin kurulması kararlaştırıldı.
5-Hicaz’ın serbest bölge olması kararlaştırıldı.
Önemi:
1-Arap bölgeleri (Orta Doğu) paylaşıldı

4-Petrograt Protokolü:
Bu antlaşma Rusya, Fransa ve İngiltere arasında imzalandı.Rusya'ya, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu çıkarlarını kabul etmesine karşılık boğazlar bölge­sine ek olarak Trabzon’a kadar Doğu Karade­niz, Erzurum, Van ve Bitlis verildi.

5-Mc Mahon (1916):
İngiltere’nin Mısır valisi ile Şerif Hüseyin ara­sında imzalanmıştır. Şerif Hüseyin’e bağımsız bir Arap devleti vaat edilmiştir. Arapları Osmanlı’ya karşı savaştırmak isteyen İngilizler bu tür gizli ant-laş­malarla amaçlarına ulaşmıştır.

6-Saint Jean de Maurıenne (19 Nisan 1917):
Bu antlaşma İngiltere, Fransa ve İtalya arasında imzalanmıştır.
On İki Ada, Antalya, İzmir,Aydın ve Muğla İ-talya’ya bırakılmıştır. İngiltere; İzmir’in İtalya’ya verilmesini Rusya istemeyeceğinden dolayı; bu antlaşmanın geçerli olabilmesini, Rusya’nın ant­laşmayı imzalamasına bağlamıştır. Rusya kısa bir süre sonra savaştan çekildiği için bu antlaşma Rusya tarafından imzalanamamıştır.
Paris Konfe­ransında İzmir’i Yunanistan’a bırak­mak isteyen İngiltere’ye İtalya karşı çıkınca; İngil­tere Sen Jön dö Möryen antlaşmasının geçersizli­ğini ileri sür­müş­tür.

Gizli Antlaşmaların Önemi:
1-İtilaf devletleri aralarında çıkar birliği sağlamış­lardır.
2-Savaş daha bitmeden, Osmanlı toprakları payla­şılmıştır.
3-Bu antlaşmalar Mondros Mütarekesinin ağır şartlar taşımasında etkili olmuştur.
4-İtilaf devletleri aralarındaki birlik ve bütünlüğü güçlendir­mişlerdir.
5-Gizli antlaşmalar İtilaf devletlerinin zaferden e-min olduğunu göste­rir.

Gizli Antlaşmaların Özellikleri:
1-Şark meselesini halletmeye yöneliktirler
2-Osmanlı toprakları paylaşılmıştır.
3-İtilaf Devletleri çıkar birliği sağlamıştır.
4-Osmanlı’nın savaşa girmesinin bir sonucu olarak gündeme gelmiştir.

Açıklamalar:
1-Yunanistan gizli antlaşmalara katılmadığı halde; savaştan sonra toplanan Paris Konferansında İzmir ve civarını alarak Osmanlı’nın paylaşımına açıkça katılmıştır.
2-Rusya gizli antlaşmalara katıldığı halde; savaştan çekildiğin­den dolayı; savaştan sonra Osmanlı’nın paylaşımına katılama­mıştır.
3-İtalya gizli antlaşmalara katıldığı halde; savaştan sonra ant­laşmalardan umduğunu bulamamış; ki bu durum İtalya ile İngiltere ve Fransa’nın arasını açmıştır.
4-Gizli antlaşmaları dünyaya ilk defa Çarlık Rus-yasını, İngiltere, Fransa ve İtalya’yı dünya kamu oyuna kötü göstermek isteyen Bolşevikler duyur­muştur.
5-Wilson İlkeleri gizli antlaşmaları hukuken geçer­siz saymıştır.
6-İngiltere ve Fransa ABD ile çelişkiye düşmeden gizli antlaş­maları uygulayabilmek için, Paris Konfe­ransında mandater sistem düşüncesini ortaya attılar. Mondoros Mütarekesine 7 ve 24. maddeleri koydular. Azın­lıkları Osmanlı’ya karşı kışkırttılar.
7-Mondros Mütarekesinden sonra başlayan işgaller, genelde, gizli antlaşmalar doğrultusunda oldu
8-Rusya’nın savaştan çekilmesi üzerine; Doğu Anadolu’da Ermeni Devleti ku­rulmasına; Ermenile­rin koruyuculuğunun ABD’ye verilmesine ve Bo­ğazlar üzerinde ortak yönetim kurul­masına karar verildi.
9-Mondros Mütarekesinin imzalanması ile gizli antlaşmalar uygulamaya girdi.
10-İşgal güçleri gizli antlaşmaları daha rahat uygula­yabilmek için Mondros Mütarekesini işlerini ko­laylaştıracak şekilde hazırladılar.

Ö-Wilson İlkeleri (8 Ocak 1918)
ABD Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson I.Dünya Savaşı sonrasında yapılacak barışın esaslarını ya­yınladığı on dört ilke ile açıklamış, İtilaf devletleri de ABD’yi yanlarında tutmak istediklerinden dolayı bu ilkeleri kabul ettiklerini bildirmişlerdir.
ABD başkanı Wilson, savaştan sonra barışın de­vam etmesini bir daha böyle büyük savaşların çık­mamasını istiyordu.

İlkeler:
1-Galip devletler yenilen devletlerden toprak ve sa-vaş tazminatı almayacak.
Açıklama:
1-Bu madde yeni sömürgeler oluşmasına karşıdır.
2-Malüb devletlerin mütareke imzalamasını hızlan­dırmıştır.
3-Savaştan sonra imzalanan antlaşmalar bu mad­deye uymamış­tır.
2-Devletlerarası antlaşmalarda açık diplomasi esası uygulanacak.
Açıklama:
Gizli antlaşmalar hukuken geçersiz sayılmıştır.
3-Karasuları dışındaki denizlerde tam serbestlik sağlanacak
4-Uluslar arası ekonomik engeller kaldırılacak ve devletler arasında eşitlik sağlanacak
5-Silahlanmanın azaltılması yolunda karşılıklı güvenceler verilecektir.
Açıklama:
İlk silahsızlanma çağrısıdır.
6-Rusya,Belçika,Romanya,İtalya,Sırbistan,Karadağ ve Romanya’nın sınırları tekrar saptanacak
7-Devletlerarası anlaşmazlıkları barış yoluyla çöze­cek uluslararası bir örgüt kurulacak
Açıklama:
Milletler Cemiyetinin kurulması istenmiştir. Bu cemiyet Paris Konferansında kurulmuştur. Bu madde Wilson Prensiplerinin uyulan tek maddesi­dir. Savaş uluslararası meselelerin çözülme­sinde araç olmaktan çıkarılmak istenmiştir.
8-Boğazlar bütün ulusların ticaret gemilerine açık olacak.
9-Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin oturduğu bölgelerin egemenliği sağlanacak; diğer bölgeler­deki uluslara da kendilerini geliştirme hakkı verile­cektir.
Açıklama:
Osmanlı Devletinin devam edeceği, fakat, parça­lanacağı vur­gulanmıştır. Bu madde Mondros müta­rekesinden sonra Ana­dolu’da başlayan işgallerin hukuk dışı; bu durum karşısında Türk Kurtuluş Savaşının ise hukuka uygun olduğunu gösterir. Bu madde azınlıklar için ilham kaynağı olmuştur.
10-Alses Loren Fransa’ya geri verilecektir.
Açıklama:
Bu madde “savaştan sonra malüb devletlerden toprak alınmayacaktır” maddesi ile çelişmektedir.

Wilson Prensiplerinin Önemi:
1-İttifak grubu mütareke imzalama konusunda ce-saretlendi(Savaşın bitişi hızlandı)
2-Çok uluslu imparatorlukların parçalanması ön görüldü
3-Wilson ilkeleri itilaf devletlerinin çıkarlarına ters düşmüştür. Bu nedenle kabullenmiş gibi görün­dükleri bu ilkeleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamışlardır. İttifak devletleri ise bu ilkeleri barışın anahtarı olarak görüp benimsemişlerdir.
4-Savaştan sonra prensiplerine uyulmadığını gören ABD belli bir dönem Avrupa siyasetinden çekildi. 5-İmzalanan antlaşmalarda prensiplere uyulmadı
6-Kurtuluş Savaşı ve II. Dünya Savaşının çıkması Wilson Prensiplerinin amacına ulaşmadığını göste­rir.

P-Savaşı Bitiren Ateşkes Antlaşmaları
1-Bulgaristan: (Selanik-29 Eylül 1918)
2-Osmanlı: (Mondros-30 Ekim 1918)
3-Avusturya: (Villa gusti-3 Kasım-1918)
4-Almanya:(Redhondes-11Kasım-1918 ) Açıklamalar:
1-Almanya’da 9 Kasım 1918’de cumhuriyet ilan e-dildi.
2-Avusturya’nın savaştan çekilmesinde kendisine bağlı azınlık­ların isyan etmeleri etkili oldu.
3-Romanya, Rusya savaştan çekilince savaştan çe-kildi
4-Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi Osmanlı ile Al-manya’nın kara bağlantısını kesti.


Devamını okuyun...>>

Türkiye Tarihi I

TÜRKİYE TARİHİ
Malazgirt Meydan Savaşı’ndan başlayarak gü­nümüze kadar gelen dönemdir. Bu dönem içinde Ana­dolu Selçuklu, Beylikler, Osmanlı Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi yer almaktadır. 11. yüzyıldan bugüne kadar devam eden bu döneme Türkiye Tarihi denir.

ANADOLU’YA İLK TÜRK AKINLARI
1. Anadolu’ya Türk Akınları
Çok eski çağlardan bu yana çeşitli Türk boyları zaman zaman Anadolu’ya akınlar yapmışlardı.
Ancak Anadolu’ya ciddi manada ve yerleşmek amacı ile yapılan Türk Akınları Büyük Selçuklu Devleti döneminde başlamıştır.
1015 yılında Çağrı Bey zamanında başlayan Anadolu‘ya Türk akınları şiddetlenerek artmıştır. Tuğrul Bey döneminde Anadolu‘nun fethi ile görevlendirilen Kutalmış ve İbrahim Yinal zamanında Bizans ile ilk savaş yapılmış ve bu savaş Türk ordusu tarafından kazanılmıştır.

Pasinler Savaşı (1048)
(Bizans X Büyük Selçuklular)

Sultan Alparslan döneminde de Türk akınları daha da şiddetlenerek artmıştır. Sultan Alparslan döneminde Türk tarihi açısından büyük önem taşıyan Malazgirt Meydan Savaşı yapılmıştır.

Malazgirt Savaşı (1071)
(Bizans X Büyük Selçuklular)

1071 yılında Bizans Devleti ile yapılan Malazgirt Savaşı nın kazanılması ile Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır. Sultan Alparslan Malazgirt Savaşı’nı kazandıktan sonra Anadolu ‘nun fethi için bir grup Türk komutanı görevlendirmişti.
Anadolu’nun fethi ile görevlendirilen bu komutanlar kısa sürede Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirdiler.
Türk komutanlar ele geçirdikleri yerlerde kendi adlarını taşıyan beylikler kurmuşlardır. Ancak bu beylikler tamamen bağımsız hareket edemiyorlardı. Büyük Selçuklu devletine bağlı idiler.

2. Anadolu’da Kurulan İlk Türk Devletleri (İlk Beylikler)
a. Danişmentliler
Danişment Gazi tarafından merkezi Sivas olmak üzere, Amasya, Tokat, Kayseri, Malatya bölgesinde kurulmuştur.
Anadolu’da kurulan ilk beylikler arasında en güçlüsü idi.
Anadolu Selçuklularındaki taht kavgasından yararlanarak Anadoluda siyasi gücünü art­tırmaya çalıştı.
Haçlılara karşı başarılı savaşlar yaptı.
Anadolu'daki ilk medreseyi Tokat Niksar'da kurdu.
Anadolu Seçluklu devleti tarafından yıkılmıştır.

b. Saltuklular
Ebul Kasım tarafından erzurum’da kuruldu.
Ancak en ünlü sultanları beyliğe adını veren İzzettin Saltuk ‘tur.
Anadolu’da kurulan İlk Türk Beyliğidir (1072).
Anadolu Selçuklu Devleti tarafından yıkılmıştır.

c. Mengücekler
Mengücek Gazi tarafından Erzincan, Kemah, Divriği dolaylarında kurulmuştur.
Beylik daha sonra Erzincan ve Divriği kolu olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
Anadolu Selçuklu Devleti tarafından yıkılmıştır.

d. Artuklular
Artuk Bey’in oğulları tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulmuştur.
Üç ayrı kola ayrılmıştır.
Bunlar;
1. Hasankeyf (Hısn-ı keyfa) Artukluları: Eyyubiler tarafından yıkılmıştır.
2. Harput Artukluları: Elazığ’da kurulmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti tarafından yıkılmıştır.
3. Mardin Artukluları: Mardin’de kurulan Artukluların bu kolu en uzun süre yaşayan koldur.
Karakoyunlar tarafından yıkılmıştır.
Mardin Artuklularının uzun yaşamasında Mardin Kalesinin savunmaya elverişli olmasının büyük bir etkisi vardır.

e. Sökmenliler (Ahlatşahlar)
Sökmen Bey tarafından Ahlat’ta kurulmuş, Eyyubiler tarafından yıkılmıştır.
f. Dilmaçoğulları
Dilmaç oğlu Mehmet Bey tarafından Bitlis’te kurulmuş, Akkoyunlar tarafından yıkılmıştır.
g. İnaloğulları
İnal Bey tarafından Diyarbakır’da kurulmuş, Eyyubiler tarafından yıkılmıştır.
h. Çubukoğulları
Çubuk Bey tarafından Harput (Elazığ)’da kurulmuşlardır.
ı. İnançoğulları
Denizli civarında kurulmuşlardır.

i. Çaka Bey ve Beyliği
İzmir ve çevresinde bir beylik kuran Çaka Bey bilinen ilk Türk denizcisidir.
Kurduğu donanma ile Bizans’a saldırılar yapmış, Ege adalarının bir kısmını ele geçirmiştir.
Çaka Bey, Balkanlardaki Peçenek ve Kuman Türkleri ve Anadolu Selçuklu devleti ile anlaşarak Bizans’a karşı ortak bir saldırı planı yapmış ancak, Bizans Devleti Çaka Bey’in bu planını farkederek, Çaka Bey ile Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Kılıçaslan’ın arasını açarak onu öldürtmüştür.

TÜRKİYE (ANADOLU) SELÇUKLU DEVLETİ
Süleyman Şah Dönemi
Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tır.
Selçuklu soyundan olan Süleyman Bey, Bizans'a ait İznik'i başkent yaparak dev­leti kurdu.
Anadolu'daki Türkleri kendi çevresinde topla­maya başladı.
Adana bölgesindeki Ermeni beylikleri egemenlik al­tına alındı.
Süleyman Şah, diğer Türk komutanlar gibi Anadolu ‘nun fethi ile görevlendirilmişti.
Süleyman Şah kısa sürede Bizans’ın zayıf durumundan yararlanarak Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirdi. İstanbul yakınlarına kadar ilerledi.
Süleyman Şah Halep şehrini almak isteyince Suriye Selçuklu devleti ile arası açıldı. İki devlet arasında yapılan savaşta Süleyman Şah öldü. Anadolu Selçuklu Devleti bir süre hükümdarsız kaldı.

I. Kılıçarslan Dönemi
Melikşah’ın yanında kalan, Süleyman Şah’ın oğlu Kılıçarslan, Melikşah ölünce İznik’e gelerek Anadolu Selçuklu Devleti’ni yeniden kurdu.
İzmir’de beylik kurmuş olan Çaka Beyle, Bizans'ı yıkmaya yönelik kara ve deniz se­ferleri başlatıldı. Bizans, bu tehlikeden kurtulmak için entrikalar çe­virdi. Çaka Beyin Selçuklu hükümdarı olmaya çalıştığını iddia etti. Bu dönemde Çaka Bey Balkanlardaki Peçenek Türkleriyle ittifak kurmuştu. I. Kılıçarslan entrikalara ko­narak Çaka Beyi öldürttü.
I. Haçlı ordularının saldırısı üzerine İznik boşaltıldı.
Konya başkent yapıldı.

HAÇLI SEFERLERİ
Dini Nedenler
Hristiyanların Kudüs'e ziyaretlerinin müslümanlar tarafından engellendiğinin iddia edilmesi.
Hristiyanlığın Kluni tarikatına bağlı olanların müs­lümanlara karşı hristiyanları kışkırtmaları
Katolik din adamlarının Hristiyan halkı günahlar­dan kurtulmak ve cennete gitmek için müslümanlara karşı savaşa çağırmaları
Papalığın Ortodoks hristiyanları kendisine bağla­yarak hristiyanlığın lideri olmak istemesi

Siyasi Nedenler
Bizans'ın Anadolu Selçuklu Devleti’nin ilerleyişine karşı Avrupa'daki krallardan yardım istemesi
Az topraklı şövalyelerin ve asillerin kendi mevki­lerini kuvvetlendirmek istemeleri

Ekonomik Nedenler
Feodalite nedeniyle yoksullaşan Avrupalıları, Hristiyan din adamlarının zenginlik vaadiyle kışkırtma­ları
Müslümanların yaşadığı ülkelerin ve Asya'nın di­ğer yerlerdeki ekonomik kaynaklarının Avrupalılar tara­fından abartılması ve bunların ele geçirilmek istenmesi.

Haçlı Seferlerinin Başlaması
I. Haçlı Seferi (1096–1099)
Öncü Haçlı grubu Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan tara­fından imha edildi. Ancak asıl Haçlı grubu sayıca çok fazla idi. Haçlıların fazlalığı karşısında Selçuklular, baş­kent İznik'i boşalttılar. Konyayı başkent yaptılar.
Haçlılar, Fatimilerden Kudüs'ü aldılar. Kudüs Latin Krallığını kurdular.
I. Kılıçarslan, B. Selçuklulara ait Musul'u almak için giriştiği savaşta öldü.

I. Mesut Dönemi
Danişment Beyliği’nden aldığı destekle, yaptığı iktidar savaşlarını kazandı.
Danişment Beyliği denetim altına alındı.
II. Haçlı Seferi (1147–1149)
Nedeni: Musul'daki Zengiler Atabeyliğinin Urfa Haçlı beyliğini yıkması.
Anadolu'ya gelen Haçlılar yenilgiye uğratıldı.

II. Kılıçarslan Dönemi
Anadolu'daki Türk birliğini ve siyasi birliği kuvvet­lendirmek için Danişment Beyliğine son verildi.
II. Kılıçarslan döneminde haçlı seferlerinden yararlanmak isteyen Bizans Devleti, Türkleri haçlılarla uğraşırken sıkıştırıp Anadolu‘yu yeniden ele geçirmeyi planladı.
Miryakefalon Savaşı (1176)
(Bizans X Anadolu Selçukluları)
Bu amaçla toplanan Bizans ordusu ile Türk ordusu arasında Eğridir gölü yakınlarında yapılan Miryakefelon Savaş’ını Türk ordusu kazandı.
Bu savaşın kazanılması ile Türkler Anadolu’ya kesin olarak yerleştiler.
Malazgirt savaşı ile Anadolu’nun kapısın açan Türkler; Miryakefelon savaşı ile Anadolu’nun tapusunu aldılar.

III. Haçlı Seferi (1159–1192)
Nedeni: Mısır'daki Eyyubi hükümdarı Selahattin Eyyubinin Kudüs Latin krallığını Hıttin Savaşı’yla yık­ması.
Sefere İngiliz, Fransız ve Alman kralları katıldı.
Sela­hattin Eyyubi Kudüs'ü Avrupalılara kaptırmadı. Savaş sonunda yapılan anlaşmaya göre Hristiyan hacı­lar Ku­düsü serbest ziyaret edeceklerdi.

Anadolu Selçuklularının Yükselme Dönemi
I. Gıyasettin Keyhüsrev Dönemi
II. Kılıçarslan’dan sonra başa I. Gıyaseddin Keyhusrev geçti.
I. Gıyaseddin Keyhusrev ile Anadolu Selçuklu Devleti yükselme dönemine girmiş oldu.
Bu dönemde özellikle denizcilik alanında önemli gelişmeler oldu.
Samsun ele geçirildi. Karadenize giden ticaret yollarının güvenliği sağ­landı.
Antalya fethedildi. Böylece Akdeniz ticaretinden ya­rarlanılmaya başlandı.
İznik Rum krallığıyla yapılan savaşta I. Gıyasettin öldü. Bu savaşın amacı Marmara bölgesinde toprak ka­zanmaktı.

II. Süleyman Şah Dönemi
Menderes havzasını ele geçirerek Bizans’ı vergiye bağladı.
Saltukluları ortadan kaldırdı.

IV. Haçlı Seferi (1204)
Nedeni: Haçlıların Kudüs'ü almak istemeleri ve Eyyubi devle­tine son vermeyi amaçlamaları.
Avrupalılar amaçlarından vazgeçerek İstanbul’a yöneldiler. Şehri yağmaladılar.
Bizans Devleti’ne son verdiler. İstanbulda La­tin krallığı kurdular.
Katolik Haçlılar, İstanbul'daki Orto­doks halka mezhep baskısı yaptılar.
Bir kısım Bizanslı komutanlar kaçarak, İznik Rum Krallığı ile Trabzon Rum Pontus Devleti’ni kurdular.
İznik Rum Krallığı, sonraki dönemde Bizans Devleti’ni yeniden kurdu.
Ancak IV. Haçlı Seferi, Bizans Devleti’­nin fazlaca zayıflamasına neden oldu.

Haçlı Seferlerinin Sonuçları
Türk ve İslâm Dünyası Bakımından Sonuçlar
Anadolu Selçuklu Devleti’nin Marmara Bölgesi’n­deki ilerleyişi durmuştur. Türkler İç Anadolu’ya geri çe­kilmek zorunda kalmıştır.
Türklerin Bizans'ı yıkmaları gecikmiştir.
Anadolu Selçuklu Devleti, Danişment Beyliği, Zengiler Atabeyilği, Eyyubi Devleti ve Memluklu Devleti İslam ülkelerini Hristiyanlara karşı korudu­lar ve Hristiyan­lığın Ortadoğu-da yayılışını engellediler.

Dini Sonuçlar
Papalık ile Katolik din adamlarına Hristiyanların duyduğu güven azaldı.
Papalık kurumu güç kaybetmeye başladı.

Siyasi Sonuçlar
Seferlere katılan derebeylerin bir kısmının ölmesi ve bazılarının ekonomik güçlerini kaybetmesi kralların monarşik idaresinin kuvvetlenmesine yaradı.
Papalığın ve Katolik kilisesinin gücünü kaybet­mesi, kralların otoritesinin artmasına yaradı.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin Anadolu'da üstünlük sağlaması gecikti.

Ekonomik ve Bilimsel Sonuçlar
Batı ve Doğu Akdeniz limanları arasında ticaret canlandı.
Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı kuvvetlenmeye başladı.
İtalya'daki Venedik, Cenova ve Napoli şehirleri deniz ticaretiyle zenginleşti.
İslam ülkelerindeki fen ve teknik eserler Avrupalı­larca öğrenilmeye başlandı. Bu durum Yeniçağ’­daki hü­manizm, rönesans, reform ve coğrafi keşiflere katkıda bulundu.
Avrupalılar, kâğıt yapımı ve matbaa tekniklerini öğrendiler. Bu durum Rö­nesansa, Reforma ve Hüma­nizme etkide bulundu.

I. İzzetin Keykavus Dönemi
Anadolu ticaretini ge­liştirmek için Venediklilerle ve Kıbrıslılarla ticaret anlaş­maları yapıldı.
Trabzon Rum Krallığından Sinop alındı ve bu kra­lık vergiye bağlandı.
Anadolu ve Suriye ticaretini aksatan Ermeni is­yanları bastırıldı.
Günyedoğu Anadolu egemenliği için Eyyubiler ve Artuk­lular savaşıldı.

I. Alaaddin Keykubat Dönemi
Bu dönem Anadolu Selçuklularının en parlak döne­midir.
Anadolu birliğini kuvvetlendirmek amacıyla Men­gücek beyliğine son ve­rildi.
Antalya yakınlarındaki ticari önemi olan Kalanoros limanı alındı ve burada Alanya şehri kuruldu.
Alanya'da tersane yapıldı.
Sinop’ta yapılan bir donan­mayla Kırım'daki Suğdak adı verilen ipek ticaret merkezi ele geçirildi.
Trabzon Rum Pontus krallığına son vermek için Trabzon kuşatıldı. Ancak alı­namadı.
Artukoğulları ve Mengücekliler Beylikleri egemenlik altına alındı.
Moğol saldırıları üzerine Doğu Anadolu'ya ve Kafkaslara çekilen Harzemşahlara ittifak önerildi.
Ancak bu gerçek­leşmediği gibi Harzemşahlar Doğu Anadolu'daki Selçuklu şehirlerine saldırdı.

Yassıçemen Savaşı (1230)
(Harzemşahlar X Anadolu Selçukluları)
Orta Asya’da Moğol tehlikesi karşısında Doğu Anadolu’ya sığınan Harzemşahlar bu bölgede hâkimiyet kurmak isteyince Anadolu Selçuklu Devleti ile arası açıldı. İki Türk devleti 1230 yılında karşı karşıya geldi. Yapılan savaşı Anadolu Selçuklu Devleti kazandı.

Harzemşahlar yenilgiye uğratılınca Moğol tehlikesiyle karşılaşıldı.
Eyyübi­lerle ittifak yapmak için girişim­ler başlatıldı. Ancak Ala­addin Keykubatın ölmesi nede­niyle bu ittifak gerçekle­şemedi.
Alaaddin Keykubat, zehirletilerek öldürülünce Anadolu Selçuklu Devleti’nin yükselme dönemi sona ermiş oldu.

II. Gıyasettin Keyhüsrev Dönemi
II. Gıyaseddin Keyhüsrev ile birlikte gerileme dönemi başlamaya başladı.
Entrikacı bir vezir olan Sadettin Köpek, neden ol­duğu olaylarla başarılı birçok devlet adamının idamına sebep oldu.
Moğolların Harzemşahlara karşı başlattığı saldırı­lar sırasıda çok sayıda Türk Anadolu'ya gel­mişti. Türk­menlerin toprak ve diğer ihtiyaç­larına yönelik sorunlar çözülmedi. Bunun üzerine, Baba İshak adındaki bir din adamının baş­kanlığında isyan ettiler. Babailer isyanı adı verilen ayaklanma zor bastırı­labildi (1240). Ancak bu isyan devletin içte zayıf­lamasının önemli nedenlerin­den biri oldu.
Doğudan gelen Moğol tehlikesine karşı önlem almayan II. Gıyaseddin Keyhüsrev Moğolları cesaretlendirdi.

Not: Moğolların Anadolu’yu işgal etmelerinde o dönemde çıkan Baba İshak isyanı da etkili olmuştur.

Kösedağ Savaşı (1243)
(Anadolu Selçukluları X Moğollar)
Moğollar Doğu’dan Anadolu’yu istila etmeye başlayınca II. Gıyaseddin Keyhüsrev Sivas yakınlarında Moğollarla savaşmaya karar verdi. Yapılan savaşı Moğollar kazandı.
Kösedağ Savaşı’nı kaybeden Anadolu Selçuklu Devleti Moğolların egemenliği altına girdi.
Moğollar Anadolu’yu kendilerine bağlı bir eyalet haline getirdiler. İstedikleri kişiyi sultan yaptılar.
Moğol baskısından bunalan Anadolu Türk Beyleri, Memluk Sultanı Baybars’ı yardıma çağırdı. Baybars Anadolu’ya girerek Moğolları yenilgiye uğratsa da kesin sonuç alamadı.
Anadolu’da Moğol baskısı giderek arttı.
II. Mesut’un 1308 yılında ölümü ile birlikte Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmış oldu.
Not: Moğollar (İlhanlılar), her ne kadar Anadolu’yu işgal etseler de hiçbir zaman tam anlamı ile bir otorite kuramadılar.

Anadolu Selçukluları Sonrası Kurulan Beylikler
Anadolu’daki ilk Türk Devleti’nin yıkılması ile meydana gelen otorite boşluğu sonucunda Anadolu’nun değişik yerlerinde çeşitli Türk beylikleri kurulmuştur.
Beyliklerin isimleri ve kuruluş yerleri şunlardır:
1.Osmanlı Beyliği ® Söğüt, Domaniç - 1299
2.Karaman Beyliği ® Konya, Karaman
3.Germiyan Beyliği ® Kütahya ve çevresi
4.Candarlı Beyliği ® Kastamonu, Sinop
5.Aydınoğulları ® Aydın, İzmir
6.Saruhanoğulları ® Manisa ve çevresi
7.Menteşeoğulları ® Muğla ve çevresi
8.Karesioğulları ® Çanakkale, Balıkesir
9.Ramazanoğulları ® Adana ve çevresi
10.Dulkadiroğulları ® Kahramanmaraş, Elbistan, Malatya
11.Eretna Beyliği ® Sivas, Kayseri
12. Eşrefoğulları ® Beyşehir
13. Tacettinoğulları ® Tokat-Niksar
Anadolu’da kurulan bu Türk Beyliklerinden özellikle Osmanlı ve Karaman Beylikleri ön plana çıkmaktadır.
Karaman Beyliği mevcut beylikler içerisinde en güçlüsü idi. Karaman Beyliği aynı zamanda eski Anadolu Selçuklu Devleti merkezinde (Konya) kurulmuştu. Bu yüzden kendisini mirasçı kabul ediyor ve bütün Anadolu yu kendi yönetimine almak istiyordu. Bu durum ileride Osmanlı ve Karaman beyliklerini karşı karşıya getirmiş ve uzun yıllar iki Türk beyliği mücadele etmiştir.
Bu mücadeleden Osmanlı Beyliği galip gelmiş ve önce Anadolu ve Balkanlar daha sonra da üç kıta üzerinde hüküm süren büyük bir devlet haline gelmiş, tarihte en uzun süreli yaşayan ve köklü bir medeniyet oluşturan Türk Devleti olmuştur.

Osmanlı Beyliği
Osmanlı Beyliği’ni kuranlar Oğuz Türkleri’nin Bozok koluna mensup Kayı boyudur.
Osmanlı Beyliği, Söğüt merkezli bir uç beyliği idi.
Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı Beyliği’ni Bizans sınırına yerleştirmiş bir anlamda sınır koruma da görevli bir uç beyliği konumundaydı. Önceleri Anadolu Selçuklu Devleti egemenliğinde olan beylik, 1299 yılında Osman Gazi döneminde bağımsız olmuştur.

Karaman Beyliği
Anadolu Selçuklu Devleti sonrası kurulan Türk Beylikleri nin en güçlüsü idi.
Oğuz Türkleri’nin Bozok koluna mensup Avşar boyu tarafından kurulmuştur.
Konya-Karaman merkezli bu beylik kendisini Anadolu Selçuklu Devleti‘nin devamı kabul ediyordu. Bu durum Osmanlı Beyliği ile arsında uzun yıllar sürecek mücadeleye neden olmuştur.
Karamanoğlu Mehmet Bey 1277 yılında Türkçe’yi resmi dil ilan ederek Türk dili ve Türk kültürü açısından çok önemli bir gelişim sağlamıştır.

Karesi Beyliği
Osmanlı Beyliği’ne kendi isteği ile katılan ilk Türk Beyliğidir.
Karesi Beyliği’nin katılması ile osmanlı Devleti ilk donanmasına sahip oldu.
Ramazanoğulları Beyliği
Osmanlı Devleti’ne katılan son Türk Beyliğidir (1608).

Karakoyunlu Devleti (1380–1469)
1.İran'daki İlhanlı Devleti’nin zayıflamasından yarar­lanan Van olaylarındaki göçebe Oğuz boyları tarafından kurulmuştur.
2.Akkoyunlular Azerbaycana kadar sınırlarını geniş­lettiler. Bir süre Timur egemenliğinde kaldılar.
3.Akkoyunlular tarafından yıkılmıştır.

Akkoyunlu Devleti (1378–1502)
1.İlhanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Malatya ve Diyarbakır dolaylarında yaşayan Oğuz kökenli aşiretler tarafından kurulmuştur.
2.Halk göçebe topluluklardan oluşmuştur.
3.En etkili oldukları dönem Uzun Hasan zamanıdır. Timur'un Anadolu seferini desteklemişlerdir.
4.Doğu Anadolu'dan Azerbeycan'a kadar uzanan yerlere egemen oldular.
5. İç Anadoludan toprak almak için Karamanlılarla ittifak yaptılar. Ayrıca Osmanlıya karşı Pontus Rum Devleti’ni desteklediler. Bu olaylar Otlukbeli Savaşına ne­den oldu (1473). Osmanlılar Otlukbeli Savaşı’nı kazandı. Bundan sonra devlet iç çatışmalarla yıkıldı. Yerine Sa­fevi devleti ku­ruldu.

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

1.Devlet Yönetimi
Devletin başında Selçuklu soyundan olanlar bu­lunurdu. Devletin önemli işleri büyük divan olarak nitele­nen "Divan–I Saltanat" denilen kurul tarafından görüşü­lürdü.
Hükümdar olmak belirli seçim usullerine dayan­mıyordu, belirlenmediği durumlarda veya baştaki hü­kümdarın başarısız olduğunda bütün şehzadeler hü­küm­dar olmak için eşit haklara sahipti. Bu sırada yaşa­nan taht kavgası devletin zayıflamasına yol açmıştır.
Sultan: Devleti yöneten kişi.
Müstevfi: Maliye işlerinden sorumlu görevli.
Müşrif: Hukuk ve askeri işler dışındaki devlet işlerinden sorumlu görevli.
Ariz: Ordunun ihtiyaçlarından sorumlu görevli.
Şehzadeler, devlet tecrübesi kazanmak amacıyla, vilayetlere vali olarak atanırlardı. "Melik" ünvanı verilen şehzadelerin yanında tecrübe kazanmalarında yardımcı olan "Atabey" denilen görevliler bulunurdu.
Hükümdar başkentten ayrıldığında devletin İşle­rini "Niyabeti Saltanat" adı verilen kurul yürütürdü.
Divan üyeleri şunlardır:
Müstevfi: Mali işlere bakmıştır.
Tuğracı: Yazışma işlerini yürütmüştür.
Emir-i Dad: Hukuk işlerini düzenlemiştir.
Pervaneci: Dirlik toprakların dağıtım işlerini yapmış­tır.
Beylerbeyi: Eyalet askerlerin başkomutanlığını yapmıştır.
Büyük divana bağlı olarak ikinci derecede divanlar vardı. Bunların içerisinde en önemlileri, "Divanı İstifa" deni­len, maliye işlerine bakan divan ile yazışmaları yürü­ten Divan–I Tuğra idi.
Eyaletlerde bulunan başlıca görevliler:
Şahne ve Emir: Vilayetleri yöneten, askeri yetkileri olan valilerdir.
Melik: Valilik yapan şehzadelerdir. Merkezi otoriteye önem verildiği için yetkileri sınırlıydı.
Kadı: Sivil davalara bakan yargıç.
Emir-i Sevahil: Kıyılardaki şehirleri yönetirler ve do­nanma işlerine bakarlardı.
Uç Beyleri: Sınırlardaki vilayetleri yönetirlerdi. Bunlar Türk kökenli insanlardı.

Toprak Yönetimi
Has Arazi: Geliri hükümdara ve yakınlarına ayrılan arazi.
İktâ (Dirlik) Arazi: Fetih youyla kazanılan topraklar­dır. Devlet malı olan bu topraklara başarılı kişiler ata­nırdı.Toprağın geliriyle bu görevlilerin maaşı karşılandığı gibi atlı asker de yetiştirilirdi. Bu topraklar satılmaz ve mi­ras bırakılmazdı.
Mülk Arazi: Başarılı kişilere bağışlanan topraklardır.
Vakıf Arazi: Geliri medrese, cami, hastane, imaretler (aşevi) gibi yerlere ayrılan arazidir.

Ordu
Hassa Ordusu (Guleman–I Saray)
Küçük yaştaki çocukların devşirme usulüyle toplan­ması ve gulamhane denilen ocakta yetiştirilmesiyle ku­rulmuştur. Merkezi or­duyu oluşturan bu askerler devlet­ten maaş alırlardı.
Tımarlı Sipahiler (İktâ Askerler)
İkta denilen top­rakların geliriyle yetiştirilen atlı asker­lerdir. Ordunun en büyük bölümünü oluştururdu.
Uç Kuvvetler (Türkmenler)
Sınırdaki şehirleri ko­rur­lardı. Akın ve keşif yaparlardı. Türk kökenlidirler.

Donanma
Türk devletleri içerisinde denizciliğe ilk kez önem ve­ren Anadolu Selçuklularıdır. İzmir'de beylik kuran Çaka Bey ilk Türk denizcisi sayılır. Bizans'a ve Ege adala­rına başarılı deniz seferleri düzenlemiştir. Selçuklular Si­nopta ve Alanya'da tersaneler kurarak de­nizciliğe önem vermişlerdir. Donanma komutanlarına Emir–i Sevahil veya Reis'ül Bahr adı verilmiştir.

2. Dil ve Edebiyat
Anadolu Selçuklu Devleti döneminde devletin resmi dili Arapça, edebiyat dili Farsça, halkın dili ise Türkçe’ydi.
Bu dönemde edebiyat üç bölüme ayrılmıştı:
- Halk Edebiyatı
- Tasavvuf Edebiyatı
- Divan Edebiyatı

Dönemin Türk Kültür tarihinde yer etmiş en önemli kişileri, Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Bektaşi Veli ve Yunus Emre‘dir. Türk Kültür tarihinde çok önemli bir yere sahip olan bu kişiler Anadolu halkı üzerinde derin izler bırakmış ve etkileri günümüze kadar ulaşmıştır.
Anadolu Selçuklu Devleti döneminin en önemli şehirleri Konya, Erzurum, Sivas, Niğde ve Kayseri olmuştur. Anadolu Selçuklu devletine ait eserlerin büyük bir çoğunluğu da bu şehirlerdedir.

Sosyal ve Ekonomik Hayat
Anadolu'ya gelen Türkler geleneksel geçimleri olan hayvancılıkla uğraşmışlardır. Gayrimüslüm vatan­daşlar ise daha çok tarım, ticaret ve sanatla uğraşmışlar­dır.
Sanat ve ticarete yönelen Türkler, Ahilerin etkin­liğiyle lonca denilen meslek grupları oluşturmuştur. Buralardaki eğitim, ahlâki kurallara dayandırılmıştır.
Lon­calarda mesleki eğitimin yanı sıra üretilen malların pazar­lanma­sına yönelik çalışmalara önem verilmiştir.
Devlet iç ve dış ticarete önem verdiği için kervan­saray ve limanlara ulaşan yolların yapımına ağır­lık vermiştir.
Ayrıca, Venedikli ve Cenevizli tüccarlara gümrük indirimi tanınmıştır.
Devlet, zarara uğrayan tüccarların zararlarını kar­şılamıştır. Bu durum bir çeşit sigortacılıktır.
Devletin başlıca gelir kaynakları ganimet, öşür, haraç, cizye ve ağnam vergileridir. Ağnam, hayvancılıkla uğraşanlardan alınırdı. Bunların yanı sıra maden ve tuzla işletmelerinden alınan vergiler ile bağlı beyliklerin öde­diği yıllık vergiler diğer gelirlerdir.


Devamını okuyun...>>